5-ATATÜRK'ÜN SOFRASI





                                                 DEVAMI…             1   2   3   4  5


İNKILAPLAR SIRASINDA YEMEK ALIŞKANLIĞI

Atatürk bilhassa Türk yemeklerini severdi. En çok sevdiği fasulye, pilav, yoğurttu.

İnkılaplar sırasında öyle çalışırdı ki, otuz altı saat masa başından kalkmadığını bilirim. Biz mutfakta çeşit çeşit yemekler hazırlardık ama yanına götürünce kızar, çıkışırdı;

-Bana bir ayranla bir dilim ekmek ver ve bol da bir kahve yap! Şimdilik bunlar kafi, daha öbürlerini yemeyi hak etmedim! Derdi

Çok alçak gönüllü adamdı vesselam!

MEHMET YÜCEL

Haluk Durukal, Atatürk’ün adamları ile bir görüşme, cumhuriyet gazetesi,1948

 

 

UYKUSUZLUK REKORU

Atatürk için içkiyi bırakamaz diyenler, acaba bir gün gelip aldanacaklarını hiç düşünmüşler midir? Ona içkiyi bıraktırmak isteyenler, o  zaman kim bilir nasıl şaşırmışlardır. Evet, bu kadar içki kullanan ve ondan ayrılamaz görünen adam, üç ay hiç rakı içmeden de durabiliyor.

Büyük Nutuk’unu yazarken(1927) ben bunun tanığı oldum. Akşamları yine sofra kuruluyor, herkes karşısında yiyor içiyor; fakat o ağzına bir damla bile içki koymuyordu. Hatta yemek yerken herkesin içişini gülümsemeyle seyredişi hala gözümün önündedir. Oysa ben, içkiye alışkın insanların bir gün bile içmeden duramayacaklarını sanırdım. Atatürk’ün tam üç ay kendi isteğiyle içkiye boykotuna benimle birlikte bütün çevresindekilerde şaşıp kalmışlardı. Bu da onun görev aşkını ve sorumluluğunu, alışkanlıklarının ve beğenilerinin de üstünde tuttuğunun en güzel örneklerinden biridir.

Büyük Nutuk’unu hazırlarken, hiç içki içmediği gibi kırk sekiz saat hiç gözünü kırpmadan yazı dikte ettirişini de hatırlarım. Öyle ki yazı yazmaktan yorulan değişiyor, fakat o binlerce belge arasından ayırdığı notlarıyla büyük eserini tamamlamak için uykusunu bile vermekten çekinmiyordu.

Böyle zamanlarda, yazdıklarını sofrada arkadaşlarına okutur, sonra yine eski köşkün çalışma odasına geçer, kah oturarak kah ayakta çalışmalarını sürdürürdü. Nutuk çalışmanın insan gücünün nasıl üstüne çıkışını gösterdiği için, ayrı bir önem de taşımaktadır.

Atatürk’ün hiç uyumadan üç gün durabildiğini de görmüş ve inanamamıştım. Cephede değildik. Savaş da yoktu. Uykusuzluğu gerektirecek önemli bir olayla da karşı karşıya bulunmuyorduk. Fakat o bir işe ama ciddi bir işe başladı mı, onun sonunun geldiğini görmeden asla rahat edemezdi.

CEMAL(ÇELEBİ) GRANDA

Türkan Gürkan, Atatürk’ün uşağının gizli defteri, Atatürk’ün on iki yıl hizmetlerini gören Cemal Çelebi’nin hatıraları,1971

SOFRADA ŞİİR VE EDEBİYAT GECESİ

Atatürk, bazı gece toplantılarında eski şiirlerden okuttuğu gibi bazı şairlerimizin eserlerini kendi seslerinden dinlemiş, güzel yazılmış nesirleri okutmaktan haz duymuştur. Bizzat kendisi de bazı şiirleri ezber okumasını pek severdi.

……

Yahya Kemal tarih biliyordu; yalnız kendi milletinin tarihi değil, dünya tarihinin ummanı içinde yüzerdi. Konuşmalarında bunları ne güzel anlatırdı. Fakat ben onun bu konuşmalarından daha çok şiir okumasını ister, kendisinden bunu rica ederdim. Atatürk’ün toplantılarında bulunduğu vakitler, şiir ve edebiyat gecesi olurdu. Bana öyle gelirdi ki Yahya Kemal büyük Türk İmparatorluğu’nun büyük cüssesini temsil ediyordu. O devirden aldığı nefesle tarih içinden seslenen bir edası vardı. Okuduğum tarihlerin sayfaları onun mısralarında çevrilir ve ben bir anda koca tarihin yükü altından sıyrılarak hafiflerdim.

Atatürk birgün onun için demişti ki;

-Yahya Kemal geniş tarih kültürünün eseridir.

Ve ilave etmişti;

-Şairlerimiz esaslı kültür sahibi olmalı ve tarihi iyi bilmelidirler.

AFET İNAN

Atatürk hakkında Hatıralar Ve Belgeler,1959



ATATÜRK VE TÜRK MUSİKİSİ

Atatürk, hepimizin bildiği gibi Selanik’te dünyaya gelmiştir. Delikanlılık çağına erişip bir iki arkadaşı ile eğlence yerlerine gitmeye başlayınca, ilk gittiği lokal Selanik’te Türk Musikisi icra edilen lokaller olmuştur. B salonlarında Selanikli Ahmet, Kanuni Fethi ve o devrin ünlü hanendelerinden Mustafa ile Necmi beyleri dinleye dinleye Türk Musikisine gönül bağlamış ve yaradılışındaki incelemecilik ve araştırmacılık tutkusu ile bilhassa Rumeli folkloruna  ait bir çok türküleri söylemeyi öğrenmiş ve türküleri hayatı boyunca söyleyip öğretmiştir. Nitekim hicaz makamından;

Pencere açıldı Bilal oğlan piştov patladı

Varın bakın kanlı Bilal yine kimi hakladı

Allı yemeni Bilal oğlan pullu yemeni

Bir bahçeden bir bahçeye salla yemeni

Ben sana varmam Bilal oğlan ben sana varmam

Yedi yıl karşımda dursan yine sana yalvarmam

Yine hicaz makamından;

Mayadağdan kalkan kızlar

Al topuklu beyaz kızlar

Yarimin yüreği sızlar

Eğlenemem, aldanamam

Vardar ovası, vardar ovası

Kazanamadım rakı parası

Mayadağ’ın yıldızıyım

Ben ninemin bir kızıyım

Efendimin sağ gözüyüm

Eğlenemem, aldanamam

Ben bu yerlerde duramam

Vardar ovası…

Başka Rumeli türkülerinden

Manastır’ın ortasında var ir havuz

Aman havuz canım havuz

Manastır’ın kızları hepsinden yavuz

İçer çalar oynarım

 

Güfteli Rumeli türkülerini Atatürk bizzat bizlere öğretmiş notaya aldırmış ve  nota kitaplığımıza bu üç Rumeli türküsünü bizzat kazandırmıştı. Hatta son yazdığım “manastır’ın ortasında var bir havuz” güfteli türküyü Atatürk , Nuri Conker , Tahsin Uzer beylerle beraber kelime kelime hatırlayarak notaya aldırmış ve bize daima çaldırmış ve kendileri de söylemişlerdir.

Bu  suretle Atatürk daha Selanik’te  genç bir delikanlı iken musikimizle ilgilenmişler, bazı şarkı ve türküleri öğrenerek özel meclislerinde bizzat söylemiş ve söyletmiştirler

Tekirdağ milletvekili Cemil Bey(Uybadın) beni davet ederek bana şu bilgileri verdi;

Atatürk manastır askeri Lisesi’ni bitirip İstanbul’daki Harbiye okuluna geldikten sonra, okulda bir musiki topluluğu kurmuş ve bu toplulukta bizzat şarkı söylermiş. Nitekim bize nüansı, bazı musiki kaidelerini bizzat kendileri öğrettiler. Bir gece;

-Gazel nedir? Diye bir soru sordular.

Arkadaşlar kendilerine göre bazı cevaplar verdiler. Verilen cevapların hiçbiri kendilerini memnun etmemiş olacak ki;

-Gazel bir hanendenin makam kaideleri içinde ve usul kaideleri dışında duygularını serbestçe ifade etmesidir, diye bir gazel tarifi yaptılar.

Bugün musikimizle uğraşan pek çok aydın sanatçımız vardır. Bunların çoğunun gerek musiki alanında, gerek genel kültür dallarında yüksek öğrenim yapmış olmalarına rağmen “gazel”in bu kadar açık ve rahat bir tarifini yapabileceklerini sanmam

İşte Atatürk, Harbiye’ye geldikten sonra amatör musiki topluluğu içinde ve ders saatlerinin dışında musikimizle bizzat uğraşmışlar ve ünlü besteci Giriftzen Asım Bey de o tarihlerde bu topluluğun musiki öğretmenliğini yapmış.

Ankara’da Riyaseti Cumhur Musiki heyeti kurulup hemen hemen her akşam saz topluluğu Atatürk’ün yüksek huzurlarında bulunduğu sırada bir husus dikkatimi çekmişti; Atatürk bilhassa Giriftzen Asım Bey’in iki şarkısını, Civan Ağa’nın nihavend makamında bir şarkısını, Saba ve bestenigar makamında yedi sekiz şarkıyı  çok iyi biliyorlar ve  değme hanendenin okuyamayacağı  şekilde usulüne ve üslubuna göre okuyorlardı. Atatürk’ün Asım Bey’den musiki dersi aldığını bu müşahadeye ekleyince bir hakikat ortaya çıkıyor ki, Atatürk, Türk musikisini bizzat öğrenmişler ve zaman zaman çevresine öğretmişlerdir.

BURHANETTİN ÖKTE

Atatürk ve Türk Musikisi, Hisar dergisi, 1970


ATATÜRK’ÜN SEVDİĞİ ŞARKI

Atatürk’ün hayatında en çok sevdiği şarkı, Asım beyin uşşak faslından ve curcuna usulünden şu şarkısıdır;

Cana rakibi handan edersin

Ben bir nevayı giryan edersin

Biyanelerle unsiyet etme

Bana cihanı zindan edersin

Emin olun bu şarkıda ben her şeyimi, hatıralarımı ve bir kelime ile kardeşimi bulurum. Unutulur mu bu? Ne güzel, ne unutulmaz günlerdi onlar. Şimdi tatlı ve unutulması artık mümkün olmayan bir hayal, ebedi bir hatıra oldular..

Makbule Atadan

Yaşar Kula, “kardeş gözü ile en büyük Türk”, zafer gazetesi,kasım 1950



 

CANIM ÇEKİYOR

Atatürk hastalığının önemini anlamıştı;

Doktorların dediklerine, pek çabuk aldırmamaya başladı. Sürekli kızartma ve dondurma istiyordu. Ben de olduğu halde vermiyordum. devamlı “Paşa çağırıyor” diyorlardı. Her yanına gidişimde sert sert bakıyor;

-Gel, gel daha yakın gel! Diye yanına sokulmama müsaade ediyordu.

Yüzüme önce sert bakıyor, sonra yumuşak sesle; “Mehmet usta, niye bana canımın istediklerini vermiyorsun” diyordu.

Ben, bin derecen su getirip, doktorların yasak ettiklerini hatırlatınca;

-Ha! Doğru söylüyorsun aşçıbaşı, hakkın var amma ne yapayım canım çekiyor. Nasıl olsa bunlara bir daha yiyemeyeceğim ki! Diyordu

MEHMET YÜCEL

 Haluk Durukal, Atatürk’ün Adamları ile Bir Görüşme, 10 kasım 1948




BANA YEMEK YOLLA

Ölümünden birkaç gün önce…

Yanına çağırmıştı, yüzü ve bakışları iyiden iyiye solmuştu.

-Gel Mehmet Usta! Dedi ve sordu;

-Beni nasıl buluyorlar? Acaba yaşayacak mıyım?

- Tabii yaşayacaksınız, hastalığınız geçecek..

-Senin haberin yok, benden ne kadar su aldılar biliyor musun? Tam on bir kilo, Mehmet usta..

Dile kolay yaşayacağımı hiç sanmıyorum,, ne olur, ben açım bana yemek yolla.

-Peki, dedim

Tam odadan çıkarken sıkı sıkı tenbih etti;

-Mehmet usta, doktorları bu işe karıştırmadan yolla.

Ben tabii yine doktorlara telefon ettim. Bana ümitsiz bir şekilde;

“Atatürk’ün canı ne isterse kendisine ver” dediler. İştahı çok açılmıştı.

MEHMET YÜCEL

Haluk Durukal, Atatürk’ün Adamları ile Bir Görüşme, 10 kasım 1948


                             DEVAMI…             1   2   3   4  5

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !