ATATÜRK'ÜN MANEVİ KIZI AFET İNAN

Ayşe Afet İnan(1908 Selanik-8 haziran 1985)

 

Türk tarihçi ve sosyoloji profesörüdür. Atatürk’ün manevi kızıdır. Selanik doyran kasabasında doğdu. Ailesi balkan savaşlarından sonra Anadolu’ya geçti Afet inan 1955-1979 arasında UNESCO Türkiye Milli Komisyon’nunda Türk Tarih Kurumu’nu temsil etmişti.. Doktor Rıfat Bey’le evlenen Afet Hanım’ın Arı İnan ve Demir İnan Adlı iki çocuğu vardır.  

              

 

 

       AFET İNAN; "BANA HEP ATATÜRK SAĞOLSAYDI NE YAPARDI DİYE       SORARLAR..."                         

Türkiye bir taraftan birleşmiş milletler topluluğunda (UNESCO) Avrupalı sayılırken diğer taraftan az gelişmiş ülkeler arasına konmaktadır. Bana birçok zamanlar Atatürk sağolsaydı bugün belirli meseleler üzerinde nasıl davranırdı diye sorarlar. Bunlara cevabım şu oluyor; tarihimizin en kritik devrinde dahi O , hem kendisine hemde milletine güvenini hiç kaybetmemiştir. Daima manevi kuvveti yüksek tutmuştur. Onun için bugün sağ olsaydı “az gelişmişlik” kelimesini ne kendisi kullanır ne de bize millet olarak kullandırırdı.” Diyorum.

(AFET İNAN-ATATÜRK'TEN YAZDIKLARIM KİTABINDAN ALINTIDIR)

 

MUSTAFA KEMAL'İN MEŞHUR AKŞAM SOFRALARINDAKİ İSİMLER NASIL BELİRLENİRDİ?

Atatürk'ün çevresinde konuşulan konular ve çeşitli meseleler üzerindeki düşünceleri de tespit etmek istiyorum. Atatürk'ün etrafındaki toplantılardan daima bahsedilmektedir. Burada bulunanlar hatıralarını kendi görüşlerine göre yazmışlardır. Tarihçi ve ediplerimiz ise bu toplantıları işittikleri veya okuduklarından çıkardıkları neticeye göre yazmak istemektedirler. Benim şahit olduğuma göre Atatürk'ün etrafında toplanmalar çok çeşitlidir. Gündüzleri çoğunlukla hususi kütüphanesinde daima birkaç kişi ile ya çalışır veya belirli bir konu üzerinde konuşmalar yapardı. Bunlar otomobil veya motor gezintilerinde devam eder ve çoğunlukla Ankara'da çiftlik evlerinde ya davetliler veyahut oraya toplanmış olan halk ile doğrudan doğruya belirli meseleleri konuşur ve fikirlerini sorardı. Bu hal memleket içi seyahatlerinde daha kesif (yoğun) olarak uygulanır, trende, vapurda ve uğradığı her yerde daima yeni konular ve yurt sorunları üzerinde yapılan tetkikler açıklanarak münakaşalar yaptırmasını severdi. Atatürk'ün günlük entelektüel yaşantısı her zaman her millette tatbikat sahası bulur ve karşısında imtihana çekilenler eksik olmazdı. Bir örnek vermek için şu olayı anlatmalıyım. Bir gün dişlerini tedavi etmek için gelen hekime, o sırada benim elimde okuduğum sosyoloji kitabından, sorular sormaya başladı. Tabii buna derhal cevap verecek durumda olmayan diş hekimi mahcup olmuştur. Ben buna müdahale ederek hemen kitabı getirdim ve bunun pek yeni neşriyat olduğunu söyledim. Atatürk bir taraftan da işi şakaya getirerek diş hekimine şöyle dedi: "Biliyorum siz kendi mesleğinizde en büyük başarıyı gösteriyorsunuz, fakat bunun yanıbaşında başka meselelerle de ilgilenerek okumanızı teşvik etmek istedim ve bu kadar aykırı bir konuyu bilhassa seçtim." dedi. Diş hekimi ertesi gelişinde bu konuya ait birçok kitap tedarik ederek (sağlayarak), okumuş ve bu sefer o, Atatürk'e bunlardan bazı sorular sormuştu. Buna benzer daha pek çok verilecek örnekler vardır. Yine mesela Atatürk'ün motor ile mutad Boğaz gezintilerinde mutlaka bir kitap veya bir mesele konuşma konusu olur ve o gezintinin sonunda herkes bir şeyler öğrenirdi. Bir de bunlara eklenen Atatürk'ün akşam toplantıları vardır. Buraya davet edilenler, bulunulan çevreye göre değişir. Ankara'da bulunduğu zaman âdet şöyle idi: Atatürk'e her gün, genel sekreter gelen evrak üzerinde bilgi verir ve emirlerini alır. Duruma göre memleket meseleleri ve dış olaylar için kendisi direktifler verir, bazen de meseleleri derinlemesine soruşturur, bilgi alırdı. Bu arada Başbakan ve bakanlardan bazıları lüzum gördükleri zaman yine hükümet meselelerini görüşmeye gelirlerdi. Akşam üzeri başyaver yanına gelir ve sofraya kimlerin davet edilmesini emrettiklerini sorardı. Atatürk bu listenin, o günkü çalıştığı ve okuduğu kitaplarla ilgili olmasını ister ve ona göre yazdırırdı. derhal burada şuna da işaret etmeliyim ki, Atatürk devrinin, mesleklerinde isim yapmış şahısları daima onun etrafında toplanmıştır. Onun için memleketin aydın kişilerini o muhitte tanımak ve konuşmak daima mümkün olmuştur. Bu sadece Ankara ve İstanbul'da değil, memleketin çeşitli yerlerine gidildiği vakit de böyle olur, o çevrenin tanınmış aydın kişileri bu toplantılara çağırılırdı. Ancak her akşam başyaverin yazdığı listedeki kimseler; bazen mazeretleri olur gelemezler veya orada bulunamazlar, onun için listelerde yazılı olanlar her zaman bir araya gelemezler veyahut toplandıktan sonra da çağırılanlar olurdu. Devlet adamları bilhassa Başbakan, İç ve Dışişleri Bakanları ise istedikleri zaman gelebilirlerdi. 

(AFET İNAN-ATATÜRK'TEN YAZDIKLARIM KİTABINDAN ALINTIDIR)

AFET İNAN; "Atatürk'e şunu söylemekten de kendimi alamadım: ''Hiç olmazsa erkek öğrencim kadar bir hak sahibi olmadan o sınıfa ders veremeyeceğim'' dedim....  VE KADIN HAKLARI KANUNU ÇIKIYOR...

Şimdi, bu kitabımda bazı el yazısı ile olan belgeleri yayınlama vesilesiyle, şahidi olduğum olaylar hakkında bilgi vermek istiyorum. Ancak kendi mesleki hayatımdan bahsetmemin mazur görülmesini rica ederim. 1929-1930 yılında Ankara Musiki Muallim Mektebi'nde öğretmenlik görevime, yurt bilgisi ve tarih derslerini vermek üzere başlamıştım. Yurt bilgisi için okutacağım ders kitabını Atatürk gördüğü zaman bunu yeterli bulmamıştı. Kitabın konuları ise kendisini de ilgilendirdiği için evvela benim Fransız lisesinde okuduğum "Instruction Civique" kitabından bazı tercümeler yapmamı istedi. Aynı zamanda bu konulara ait çeşitli kitapları, genel sekreteri Tevfik Bıyıkoğlu'na araştırtarak Almancadan tercümeler yaptırmıştı. Kendisi Fransızcadan ve Türkçeden okuduklarına bu tercümelerden de istifade ederek, bazı konuları bizzat yazmış veya bizlere yani bana ve genel sekretere dikte ettirmiştir. Benim o zamanki çalışmalarım bu konulara ait kitapları aramak, okumak ve icap ederse tercüme ederek notlar almak idi. Bu suretle yurt bilgisi derslerimi program uyarınca, bu yeni incelemelere göre veriyordum. Okulda kız ve erkek öğrenciler beraber okuyorlardı; o tarihte yürürlükte olan kanunlarımızda kadınlara seçim hakkı tanınmış değildi. Bir ders tatbikatı olarak, bütün ders verdiğim sınıflarda Belediye Kanunu'na göre seçim denemesi yaptırdım. Öğrenciler heyecanla bu işte çalıştılar, rey kutuları hazırladılar. O zaman yürürlükte olan Belediye Kanunu tam manasıyla tatbik edildi ve belediye başkanı olarak da bir kız arkadaşlarını seçtiler. Bunun üzerine bir erkek öğrencinin itirazı ile karşılaştım. Diyordu ki: "Mevcut kanunun bize öğrettiğine göre kadınların rey verme hakları olmadığı gibi; seçilemezler de". Öğrenci itirazında haklı idi, ama ben öğretmen olarak şu telkinde bulunmayı uygun buldum. "Bu öğrendikleriniz ilerisi için sizlere lüzumlu olacaktır. Kadınlarımız da yakında rey hakkı kazanacaktır." dedim. Fakat bu sözlerimin erkek öğrenci karşısında öğretmenlik otoritesinin ötesine geçmeyeceği muhakkaktı. İşte böylece öğrencilerimden birinin bu itirazı ve soruları beni kadın hakları üzerinde çalışmaya teşvik etti. Aynı gün Gazi Orman Çiftliği'ndeki Marmara Köşkü'nde Atatürk ile İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya bu olayı ve Türk kadını olarak rey hakkına malik olmadığımızdan duyduğum üzüntüyü anlattım. Atatürk bana bu konuda çalışmamı ve başka memleketlerde meselelerin nasıl halledilmiş olduğunu tetkik etmemi tavsiye etti. İtiraf edeyim ki o sıralarda ben bu hususta hemen hiç bilgi sahibi değildim. Fakat kız ve erkek öğrencilerimin karşısına, bu haklardan mahrum olan bir öğretmen olarak da çıkmak istemiyordum. Çok severek başladığım öğretmenlik hayatından ve vazifesinden ayrılmak da bana ağır gelecekti. Bununla beraber Atatürk'e şunu söylemekten de kendimi alamadım: ''Hiç olmazsa erkek öğrencim kadar bir hak sahibi olmadan o sınıfa ders veremeyeceğim'' dedim. Bu sırada İçişleri Bakanı Şükrü Kaya; BM Meclisi'nde bir yıldan beri müzakere edilmekte olan Belediye Kanunu'nda bu işin ele alınabileceğini ifade etti. Atatürk düşünüyordu. Birden ''Başvekille konuşuruz, fakat bu meselede hazırlıklı olmak ve münakaşa etmek lazımdır'' dedi. Kendisi o akşam Çankaya Köşkü'ne devlet adamlarından, Hukuk Mektebi (o zaman henüz fakülte değildi) hocalarından ve daha başka bu meseleleri konuşabilecek kimseleri davet ettirdi. Konu açıldığı vakit, kadınların rey hakkına taraftar olanlar bulunduğu gibi buna karşı olanların fikirleri de tartışılmaya başlandı. Ben heyecanlı idim ama, tam inandırıcı deliller bulamıyordum. Fakat o günden sonra birçok kitap okumaya başladım. Diğer memleketlerdeki durum hakkında bilgi sahibi oldukça bu münakaşalar benim için daha istifadeli oluyordu. Şimdi BM Meclisi zabıtlarında bu meseleyi tetkik edecek olursak durumu şöyle tespit edebiliriz: 20 Mart 1929 tarihinde Başvekil İsmet (İnönü) imzasıyla hükümet teklifi olarak BM Meclisi'ne verilen tezkerede şunlar yazılıdır: ''Dahiliye Vekâleti'nce hazırlanan ve İcra Vekilleri Heyeti'nin 6.3.1929 tarihli içtimaında yüksek Meclis'e arzı kararlaştırılan Belediye Kanun layihası (tasarısı) esbabı mucibesiyle (gerekçesiyle) birlikte takdim olunmuştur.'' Bu kanun tasarısının uzun gerekçe kısmında kadınların rey verme meselesi teklif edilmemiştir. Fakat tam bir yıl sonra 20 Mart 1930'da kanunun müzakeresi için BM Meclisi'nde müstaceliyet (ivedilik) kararı alınıyor. 22 Mart 1930 Cumartesi, 24 Pazartesi, 27 Perşembe, 29 Cumartesi ve 31 Mart Pazartesi bu kanun üzerine çeşitli yönlerden münakaşa ve müzakereler oluyor. Nihayet 3 Nisan 1930 Perşembe günü 164 maddeli Belediye Kanunu kadınlara da rey verme ve seçme hakkı vererek kabul edilmiş oluyor. Aynı gün Türkocağı salonunda Atatürk'ün de hazır bulunduğu bir toplantıda ilk konferansımı Kadın Hakları üzerine vermiştim.

 

ATATÜRK'ÜN EN BÜYÜK NASİHATI;

                TÜRK,ÖĞÜN,ÇALIŞ, GÜVEN..

 

M. Kemal Atatürk, Türk milletine en büyük nasihatını şu üç kelimede özetlemiştir: Türk! Öğün, çalış, güven! Bu sözleri Ankara'daki Güvenlik Anıtı için yazdırırken yanında bulunmuş ve açıklamasını dinlemiştim. O, diyordu ki: Türklük esastır. Bu varlığı, tarih içinde araştırmak, tespit edilecek Türk medeniyeti ile övünmek yerinde olur. Fakat, bu övünmeye layık olmak için bugün çalışmak lazımdır. Her sahada, bilhassa medeniyet âleminde eser vermek için çalışkan olmayı hedef tutmalıdır. 26 Mart 1937'de ise O, gençlere hitap ederken şöyle diyor: ''Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman dahi, durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir. Yorgunluk her insan için tabii bir haldir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevi bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür. Sizler, yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan yorulmadan yürüyecektir.'' İşte Atatürk, çalışkan fertlerin teşkil ettiği bir milletin geleceğe güvenebileceğini düşünmüştür. Tarihiyle övünebilen, çalışmasına dayanabilen milletler, geleceğine güvenle bakmakta elbette haklı olacaklardır.

 

KAYNAK; AFET İNAN - MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'TEN YAZDIKLARIM...

 

Kayıplar (Prof. Dr. Afet İnan 1908-1985)

Merkez Araştırma Ekibi ATAM 
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 3, Cilt: I, Temmuz 1985

8 Haziran 1985 günü kaybettiğimiz değerli tarihçi ve yazar Prof. Dr. Afet İnan, 1908 yılında Selanik vilâyetinin Doyran kazasında doğmuştur.Orman müfettişliği ve orman müdürlüğü görevlerinde bulunmuş, 1930-1939 yılları arasında da Bolu milletvekilliği yapmış olan İsmail Hakkı Uzmay’ın kızıdır, ilköğrenimini 1920’de Biga’da bitirmiş ve 1922-1923 öğretim yılında imtihan vererek Bursa Kız Öğretmen Okulu’nun 3. sınıfına kaydedilmiş, 1925 yılında mezun olmuştur. Aynı yıl İzmir’de öğretmenliğe başlamıştır. Bu sıralarda M. Kemal Atatürk ile tanışan Afet inan, Atatürk tarafından Lausanne’a dil öğrenmeye gönderilmiştir. 1925-1927 yıllarında Lausanne’da, 1528-1929’da ise İstanbul Fransız Kız Lisesi’nde dil öğrenimine devam etmiş ve 1929 yılında Ankara Musiki Öğretmen Okulu’na tayin edilmiştir. 1930’da imtihana girerek ortaöğretim tarih öğretmenliği ehliyetnamesi almış ve 1932-1935 yıllarında Ankara Kız Lisesi’nde tarih öğretmenliği yapmıştır.

1935’ten 1938’e kadar Cenevre Üniversitesi Sosyal ve Ekonomik Bilimler Fakültesi’nin Yakın ve Modern Çağlar Tarih Bölümü’ne devam ederek 1938’de lisans ve 1939’da da doktora diplomasını almıştır. 1939’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin tarih bölümüne doçent vekili, 1942’de doçent ve 1950’de profesör olmuştur. 1971 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde kurulan “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kürsüsü” Başkanlığına getirilmiş, bu görevin yanı sıra “Türk inkılâp Tarihi Enstitüsü” Müdürlüğü de yapmıştır. 1977 yılında emekli olmuştur.

Afet inan, 1930 yılında toplanan VI. Türk Ocağı Kurultayında Aksaray delegesi olarak bulunduğu sırada Atatürk’ün direktif ve teşvikiyle bir “Türk Tarih Heyeti” kurulmasını teklif etmiştir. Bu heyet, Türk Ocağı içinde bir yıl çalışmış, 12 Nisan 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) adı ile müstakil bir bilim cemiyeti olmuştur. Bu kurumun kurucu üyelerinden olan Afet İnan, kurum içindeki çalışmalarıyla özellikle yurdumuzun arkeolojik eserlerinin ortaya çıkarılmasını desteklemiş, bu arkeolojik eserler ve Türk medeniyetine ait örnekler üzerinde incelemelerde bulunarak Avrupa’daki bilim cemiyetlerine ve milletlerarası kongrelere bildiriler vermiştir. Özellikle Türk medeniyeti, kadın hakları, Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti devri ve Türk inkılâpları üzerinde çalışmış olan Afet İnan’ın Atatürk’le beraber çalıştığı yıllarda tutmuş olduğu notlar ve hatıraları o devir tarihimize bilgi vermesi bakımından önemli belgelerdir.

 

Yorum Yaz