FEVZİ ÇAKMAK

FEVZİ ÇAKMAK KİMDİR 

 

 Fevzi Çakmak vatanını seven ve onun uğruna her zaman ölecek bir Osmanlı askeri idi. Mustafa Kemal'in ordu müfettişliği ile Anadolu'ya gitmesi tertiplerini hazırlayanlardan biri idi. Bir gün Genelkurmay Reisliği odasında Mustafa Kemal, Cevdet Paşa ve o baş başa verdikleri zaman, İstanbul korkusu ile her şeyi feda etmekten bahis açılması üzerine: - (Harita üzerinde İstanbul'u göstererek) Bir nokta için (elini bütün memleket üzerinde gezdirerek) hepsini feda etmek! diye haykıran o idi. Fakat Fevzi Çakmak, kafa ve vicdan kuruluşu bakımından muhafazakârdır. Padişaha ve halifeye bağlıdır. Mustafa Kemal'in Anadolu hizmetlerini de bu disiplin çerçevesi içinde görür.

O gün, ki Mustafa Kemal askerlikten ayrılarak bir ''ferd-i millet'' olmuştur. Padişah ve halifeye karşı isyan bayrağı açmıştır, Fevzi Çakmak hiç şüphesiz ikiden biri arasında onu seçmez. Bir aralık Anadolu'da bulunan komutanlar da Ankara'yı değil, İstanbul'u tanımaya davet edildikleri zaman Bursa ve Konya'da bulunan ikisi Mustafa Kemal'den ayrılmışlardı. Bunlar belli başlı ordu parçaları idi.

Refet Bey'in (General Refet Bele) bir baskını ile Konya'daki kolordu kumandanı kıt'alarının başından alınmıştı. Sonradan bu kumandan dahi, Fevzi Çakmak gibi, kurtuluş savaşlarında büyük hizmetler görmüştür. Fevzi Çakmak bir aralık padişahtan Heyet-i Nasıha vazifesini, Anadolu'yu İstanbul'a itaat ettirmek ve Mustafa Kemal isyanından ayırmak için üstünae almıştır. Bunda yabancı devlet menfaatlerini düşündüğü pek uzaktan bile hatıra gelemez. Ona göre devlet ve vatan, padişah ve halifesi ile bir bütündür.

O bu bütünün parçalanmasında bir ölüm kaderi görür.

 

 

 Kazım Karabekir

Şimdi rahmetli Kâzım Karabekir'in bir hatırasını dinleyiniz:

Kâzım Karabekir bu hatırayı 1946'da İstanbul Milletvekili seçildiği zaman Vali Lütfi Kırdar ve yanındakilere anlatmıştır. Fevzi Paşa dindar tanınmış, iyi konuşur, halk için pek cazibeli bir şahsiyet idi. Sivas'a kadar bir hayli tesir yaparak gelmişti. O vakitler şahsî itibarından başka hiçbir kuvveti olmayan Mustafa Kemal bu yolculuktan kuşkulandı.

Fevzi Çakmak'ı daha fazla dolaştırmıyarak İstanbul'a geri göndermesini Kâzım Karabekir Paşa'dan rica etti. Kâzım Karabekir Fevzi Çakmak'a yolculuğunun faydasızlığını söyliyerek birlikte doğuya doğru yola çıkmışlar. Yolda Fevzi Çakmak Karabekir'e:

- Sen vatansever bir askersin. Eğer Mustafa Kemal itaat etmezse onu padişah ve halifenin hükûmetine teslim etmez misin? demiş. Kâzım Karabekir, aynı olayı Ali Fuad Cebesoy'a şöyle anlatmıştır:

 - Fevzi Paşa bana, Mustafa Kemal ve Ali Fuad paşalar ''muhteris'' ve menfaat düşkünüdürler, dayandıkları sensin, şunu bil ki eğer Mustafa Kemal başa geçerse ilk işi seni ortadan kaldırmaktır, hatta en güvendiğin İsmet Bey (İnönü) ve Samsunlu Şefik Bey de bu fikirdedirler, Mustafa Kemal ve Ali Fuad paşaları yakalayıp İstanbul'a götüreceğim, sen mâni olma! demişti. Fevzi Çakmak işgal tarihine kadar İstanbul'da kaldı. İngilizler devlet merkezine de el koyarak, vatanseverler arasında kendisini de tutacaklarını öğrenince Anadolu'ya sığınmaktan başka çare görmedi. Gizlice başkentten kaçtı ve Geyve'de Ali Fuad Paşa (Ali Fuad Cebesoy) karargâhına geldi.

Hikâyenin bu kısmını da Ali Fuad Cebesoy'dan ben dinledim: Cebesoy hemen bir telgrafla bu sığınma haberini Mustafa Kemal'e verir. Fevzi Çakmak'ın Kâzım Karabekir'e söylemiş olduğunu bilmemekle beraber Heyet-i Nasıha macerasını unutmayan Mustafa Kemal, Fevzi Çakmak'ın geri çevrilmesini ister. Cebesoy, İstanbul hükûmeti Harbiye Nazırının bu sığınması Anadolu'nun itibarını arttıracağını yazarak ısrar eder. Nihayet güçlükle kabul ettirir.

Fevzi Çakmak Ankara'da, tıpkı padişah ve halifeye olduğu gibi, Mustafa Kemal'e bağlanmıştır. O bu defa da samimî idi ve şüphesiz düşündüğü tek şey, artık düşman boyunduruğu altına giren padişah ve halifeyi kurtarmaktı. İnsanlar üzerine hiç hayal yapmayan, realist ve işini bilir Mustafa Kemal kendisini hükûmet reisliğine kadar çıkarmıştır. Sonra da ölünceye kadar Genelkurmay Başkanlığında tuttu.

Fevzi Çakmak devletin ve görevinin adamı idi.

Muhafazakârdı: Devrimlerden hiçbirinin taraflısı olmadığını bilirdik. Genelkurmay Başkanlığından ayrılıncaya kadar eski yazıyı kullanmıştır. Atatürk belli başlı devrim kararlarını verdikten sonra, bir defa pek sevdiği Diyanet İşleri Reisi Hoca Rıfat Efendiyi çağırıp onu tatlı dille kandırır, sonra: - Şimdi mareşale gidelim, derdi. Biri camilerin ve hocaların, biri ordunun başında idi.

Yüzümüze karşı bir şey demez, fakat biz ileri hareket takımına kem gözle baktığını hissederdik. Fevzi Çakmak'ın geri düşünüşlüğü, yasak bölgeler sisteminde kendini gösterir. Bir defa Antalya Valisi Hâşim İşcan'la beraber Finike'ye doğru gidiyorduk. Bir yeni yol yapılıyordu. Vali:

- Bu yolu kaçırıyorum, demişti. Sonra açıkladı:

 - Fevzi Paşa kıyıdan içeriye doğru yol yapmayı yasak etti.

İtalyan taarruzuna yardımı olur diye... İzmir bir yasak bölgeler hapsi içinde idi. Pek verimli birçok ziraat toprakları nüfussuz kalmıştı. Hatta bir gün oradaki komutana:

- Canım paşam, uğraşsanız da İzmir'e biraz nefes aldırsanız... diyecek oldum.

Tıpkı Fevzi Paşa gibi düşünen komutan:

- Benim fikrimce asıl yapılacak şey, İzmir'i bu körfez dışına çıkarmaktır, cevabını vermişti.

 - Ama unutuyorsunuz ki millet Erzurum'dan buraya kadar işte bu İzmir'e kavuşmak için kanını akıta akıta koştu, geldi.

Mimar Yansen İzmit tersanesinin kaldırılmasını ve şehrin denize açılmasını teklif etmişti. Bir defasında Başbakan Celâl Bayar'la birlikte İzmit'e gittiğimizde bunu kendisine hatırlattım. Yanımızda bulunanlar: - Ne diyorsunuz beyefendi, Fevzi Paşa Hazretleri diyorlar ki kâğıt fabrikasına bir başka vilâyette yer bulunuz. Onu da yasak bölge içine alacağım. Bütün İzmit Körfezi boğuluyordu. Mustafa Kemal'in emri ve baskısı üzerine Yalova serbest bırakılarak İstanbul'a bağlanıp imar edilmeye başlanması üzerine:

- Yapınız, yapınız, ben Yalova'nın on kilometresine bir top koyunca masraflarınızın ne kadar boşa gittiğini anlarsınız, demişti. Medenîce manası ile yaşamaktan, imardan ve dünya zevklerinden bir şey anlamazdı. Bir lokma bir hırka ruhlu idi.

Demir ve çelik endüstrisini Karabük'e sürdüren, zekâsı yontulmuş mühendis ve ihtisas adamlarının maddî manevî ihtiyaçları nasıl bir çevre arayacağını düşünmeden Kırıkkale'deki bozkır gurbetlerinde fabrikalar kurduran odur. Hatta İktisat Bakanlığı, Karabük'te kurulmaktansa demir ve çelik endüstrisine başlamamak daha doğrudur, diye söylemesi üzerine Fevzi Paşa, Atatürk'e: - Demir ve çelik yapmak için benim ölümümü bekliyorlar, diye haber yollamıştı.

Atatürk önce Bakan Celâl Bayar'a:

- Rica ederim, telefona gidiniz ve kendisine demir ve çelik endüstrisinin Karabük'te kurulacağını haber veriniz, demişti. Ordu ile pek ilgilenen ve Terakkiperverler muhalefetinden önceki komutanlar vak'asından beri dikkat kesilen Atatürk, harpte kendisi başkomutan olacağını düşündüğüne göre, barışta askerî kuvvetlerin başında tamamiyle güvenilir bir şahsiyet bulundurmak istemişti. Zaafı bundandır. Rejim Fevzi Çakmak'ı gerektiğinden çok fazla ordunun başında tuttu. Aydın general ve subaylar, eski anlayışlara bağlılık yüzünden, ordunun pek geri kaldığından daima şikâyetçi idiler. İspanya iç savaşı sırasında kendisinin: - Harpte tankın ve uçağın büyük değeri olmadığı sabit olmuştur, dediğini yakınlarından duyarak içimiz yanıyordu:

- İnşallah Çakmak devrinde bir harbe tutuşmayız, diye dua ediyorduk. Nihayet emekli yaşı geldi, çattı. Uzatma imkânları da tükenince İnönü kendisini emekliye ayırtmak zorunda kaldı.

Fevzi Çakmak küstü. Ordu onun malı gibi bir şeydi sanki. Kolundan yakalanıp ana baba yuvasından atılmışa döndü. Kendisini ziyarete gelen devlet reisine gitmedi. İlk muhalefet hareketleri meydana gelince de, içinde bu kinle harekete geçti.

Ankara'dan İstanbul'a bir gelişinde Beykoz'a uğramıştı. Kahvede toplanan halka şöyle diyordu: - İstanbul işgalinden sonra vatanı kurtarmak için Anadolu'ya buradan hareket ettiğim zaman... *** 16 Marttan sonra Ankara'ya gelmekten başka çare kalmadığını gören ve Saffet Arıkan'la arkadaşlarına katılarak Ankara'ya gelen İsmet Bey (İnönü), Atatürk'ün bana anlattığını yukarda söylediğim gibi 19 Mayıstan önce, yeni evlendiğini ileri sürerek, Anadolu'ya gelmek teklifini reddetmişti. 1920'de bir defa Ankara'ya gelmiş, fakat Ali Fuad Paşa'dan (Cebesoy) dinlediğime göre Mustafa Kemal kendine soğuk davranmıştır.

Atatürk'ün kendisi ile birlikte yürümeyeceğini bildiği şöhretlere karşı yeni prestijelere ihtiyacı vardı. Fevzi Paşa ile İsmet Bey onun çok işine yaramışlardı. Bir ikinci adam olarak, çalışma ve kültür bakımından, en iyisi şüphesiz İnönü idi ve Fevzi Paşa da, o da tam hizmet tipi idiler. Hatıralarını anlattığı sırada Atatürk'e bir sual sormuştum. Kuvay-ı Milliye'ye katılıp katılmamak, erken veya geç katılmak bir zamanlar Ankara'da başlıca tartışma konusu olduğunu söyleyerek: - Bu meselede yalnız siz hoş görür davranıyorsunuz. Hatta size karşı İstanbul'da cephe almış olanları bile affetmiştiniz, dedim. Bakışları eski hatıralara doğru uzaklaşarak ve sislenerek: - İnanmıyanlar da inananlar kadar haklı idiler. Ben Erzurum'dan İzmir'e sağ elimde tabanca, sol elimde sehpa, öyle geldim, demişti. ''Nutuk''unda ordunun kuruluşuna, hatta belki de Sakarya zaferine kadar süren devrin hikâyelerini okurken hâlâ ruhum ürperir.

 Kitabın ''gerilla'' bölümünde hikâyelerini dinliyeceksiniz. Birinci Dünya Harbinden çıktığımız vakit, Anadolu dağları asker kaçakları ve haydut çeteleriyle doluydu. Mütareke ile beraber hele Karadeniz kıyılarında Hristiyan çeteleri türediği için, bunlara karşı Müslüman halk silâhlanarak harekete geçmişti. Yunanlıların İzmir'e çıkması üzerine yer yer millî kuvvetler de kurulunca, Anadolu'nun ne hâle geldiği kolayca anlaşılabilir. Bitkin halk, bir yandan düşmanın, bir yandan bu silâhlı kuvvetlerin baskısı altında bezmiş hâldeydi.

Düşman vurur, dost vurur. Köyler kasabalar haraç altındadır. Halifeci gelir, şüphelendiğini ipe çeker. Birkaç silâhlı ile bir dağ başını tutan herkes başına buyruktur. Ne kanun bilir, ne devlet, ne kongre tanır. Bu tam tavaif-i mülûk kargaşası idi. Lider Mustafa Kemal mahallî Müdafaa-i Hukuk kuruluşlarını Ankara'da Millet Meclisi içinde kaynaştırıncaya kadar pek çetin günler geçirmiştir. Asker Mustafa Kemal, çeteleri ve millî kuvvetleri nizamlı bir ordu içinde yoğurup komutası altına alıncaya kadar aynı çileyi dolduracaktır.

Anadolu'da askerî kıt'alara komuta edenler, Mustafa Kemal rütbelerini bırakıp üstünde vatandaşlıktan başka sıfat kalmadığı zaman, gene onunla işbirliği ettikleri için Kurtuluş Savaşının şereflerine hiç şüphesiz ortaktırlar. Fakat Mustafa Kemal'in şef tanınması hayli güç olmuştur. Ama o lider mizacı ile doğmuştu. Lider vasıfları edinerek büyümüştü. Hiçbir zaman, en küçük rütbesinde bile, sıra adamı olmamıştı. Karar vermek zamanı gelinceye kadar büyük bir sabır gösterir. Yenilmiyecek şartları zorlamaz. İlk zamanları ''Makam-ı mukaddes-i hilâfeti düşman esaretinden kurtarmak", vatanı ve milleti kurtarmak gibi, dilden düşürmediği sözler arasındadır.

DAMAT FERİT KABİNESİNDE YER ALMAK İSTİYOR

 

Damat Ferit Paşa yeni hükûmetini 5 Nisanda kurdu idi. Eski kabine ile Harbiye Nazırlığından çekilen Fevzi Paşa bu hükûmete de girmek için Boğaziçi komşusu Cemil Molla'nın aracılığını ister. Gerekçesi, Anadolu ile ancak kendisinin başa çıkacağı, eski paşalardan hükûmetin faydalanamıyacağı idi. Cemil Molla gider, Damat Ferit'e bunu söyler. O da doğru bulur. Fakat padişah İngilizlerin Fevzi Paşa'ya güvenmediklerini söylemesi üzerine Damat vazgeçer. Fevzi Paşa da Beykoz'daki evine çekilir. İstanbul'dan Anadolu'ya adam kaçıran o çevre komitesinin başı kendisine gelir. Malta'ya sürüleceğini, en yakın kafile ile Anadolu'ya kaçmasını tavsiye eder. Fevzi Paşa'nın Ankara'ya gitmesi böyle olmuştur. Adapazarı ayaklanma bölgesi olduğundan Fevzi Paşa kendini götüren subayla, Geyve'de Ali Fuad Paşa'nın (Cebesoy) karargâhına gider. Ali Fuad Ankara'ya haber verir. Mustafa Kemal, Fevzi Paşa'yı affetmez. Ali Fuad, İstanbul hükûmeti Harbiye Nazırının bile Ankara'ya gelip millî idareye katılmış olmasının çok iyi bir hava yaratacağını anlatarak Mustafa Kemal'i caydırır.

İşte ikinci Mareşal ve ikinci kurtuluş kahramanımızın, yakalanıp İstanbul'a getirerek, padişaha teslim etmek istediği, sonra da bütün komutanlara kendisini tanımamak emrini verdiği Mustafa Kemal'le birleşme hikâyesi budur. Ankara'ya gider gitmez, gericilerin de hoşuna gider tipte olduğundan Fevzi Paşa'yı Meclis kürsüsüne çıkarmış, İstanbul'a yerdirmiş, daha birinci günü hizmetine almıştır.

Kaynak; FALİH RIFKI ATAY- ÇANKAYA

FEVZİ ÇAKMAK KOMÜNİSTLİKLE SUÇLANIYOR…

  18 ekim 1946’da insan hakları cemiyeti resmen kuruldu. Kurucular arasında Fevzi Çakmak, Tevfik Rüşdü Aras, Zekeriya Sertel, Cami Baykurt, Atatürk’ün yakın arkadaşı Hasan Rıza Soyak gibi isimler vardı. Hükümetin komünistlerin Fevzi Çakmak’ı kullanarak halk hareketi örgütleyeceği paranoyasıyla İstanbul’da 3 eve baskın yapıldı. Tevfik Rüşdü Aras, kurtuluş savaşının ilk kabinesin içişleri bakanı Cami Baykurt ve gazeteci yazar Zekeriya Sertel’in evleri basıldı. Aramalar yapıldı sonunda büyük bir “delil” bulundu.

 29 ocak 1947 de mecliste delil açıklandı; Zekeriya Sertel ve Cami Baykurt bey tarafından yazılıp Tevfik Rüşdü’ye verilen mektup Fevzi Çakmak’a ulaştırılmıştır. Bu hal Çakmak’ın komünistleri müdafa ettiğini gösterir.

Peki Fevzi Çakmak’a yazılan 2 eylül 1946 tarihli mektupta ne yazıyordu; Mecliste kürsüye çıkan cumhurbaşkanının, meclisin, hükümetin gayri resmi olduğunu ilan edin. Böyle bir mecliste kalarak onun mesuliyetlerine iştirak edemeyeceğinizi bildirin “gemisi batmak üzere olan bir amiral gibi” bayrağınızı alarak dışarıda halkla beraber onun hakkını ve davasını müdafaa ediniz. Bütün bir milletin böyle bir hareket karşısında arkanızdan geleceğinize emin buyurunuz.

Polis Tevfik Rüşdü Aras’ın 9 eylül 1946’da yazdığı mektubun yanıtını da ele geçirmişti; Aziz dostlarım Cami ve Sertel beylere; mektubunuzu mareşale kendim götürdüm görüşlerinizi ayrıca bende izah ettim. Hareketinizden çok memnun oldu ve muhabbetlerini iletmemi rica etti. Bu münasebetle derin hürmetlerimi sunarım. Mareşal Fevzi Çakmak” “millet komünist olmadığımı ve komünistlere alet olmadığımı çok iyi bilir” açıklamasını yaptı.

Kaynak; SONER YALÇIN-EFENDİ 1

 

MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK — CAMi BAYKURT — İNSAN HAKLARI DERNEĞİ — ÇAKMAK'IN ANADOLU GEZİSİNDEN DÖNÜŞÜ — «BEN NE YAPAYIM?» — «BEN RAFA KONACAK ADAM DEĞiLiM» — POLİSİN BİR OYUNU — İNSAN HAKLARI DERNEĞİ DAĞILIYOR.

Cami Baykurt ve Tevfik Rüştü Aras'la birlikte bir «insan Haklan Derneği» kurmaya karar verdik. İkinci Dünya Savaşından sonra bile, insan haklarım savunacak böyle bir derneğe ihtiyaç vardı.

Tevfik Rüştü, Celâl Bayar ve Adnan Menderes'ten ayrılmıştı. Yeni kurulan Demokrat Parti, ilk günlerde düşündüğümüz ilkeleri inkâra başlamıştı. Zaten Celâl Bayar'la Adnan Menderes'in er-geç liberalizme kaçmak isteyeceklerini biliyorduk. Ama, hiç olmazsa demokratik bir yönetim kuruluncaya kadar beraber çalışabileceğimizi sanmıştık. «Tan» matbaasının yıkılması, olayları önceden kestiremeyeceğimiz ölçüde hızlandırdı, amacımıza ulaşmadan herkes kendi cephesine çekilmek zorunda kaldı.

Celâl Bayar'la Adnan Menderes'in, halkın özelliği özgürlük ve demokrasiyi kuramayacakları, hatta kurmak istemeyecekleri kesindi. Onun için biz, özgürlük ve demokrasiyi başka bir yoldan savunmak istiyorduk. İnsan Hakları Derneği'ni bu amaçla kuruyorduk. Bu girişimin başarıyla sonuçlanması için, Genelkurmay Başkanlığından çekilmiş olan Mareşal Fevzi Çakmak'ı da aramıza almaya karar verdik.

Mareşal Fevzi Çakmak eski kuşaktan bir insandı. Halkça sevilen bir askerdi. Millî Kurtuluş Savaşı boyunca Atatürk'ün Genelkurmay Başkanı olarak çalışmış, dürüstlüğü ve temizliğiyle tanınmıştı. Politikaya bulaşmamış, kirlenmemiş, bütün pisliklerin dışında kalmış bir komutandı. İnönü, İkinci Dünya Savaşından sonra onu da emekliye ayırmıştı. Mareşal, İnönü'nün bu hareketini affet-memişti. Tam Demokrat Parti'nin kuruluşu sıralarında Mareşal'in emekliye ayrılması, bu parti için de bir fırsattı. Onu partinin başına getirmek, Demokrat Parti'nin kuvvetlenmesine yardım edebilirdi. Onun için Celâl Bayar ve Adnan Menderes, Mareşal'i Demokrat Parti'ye almak ve onu kurucular arasında göstermek istediler. Mareşal, önce bu oyuna aldandı. Politika hayatında tecrübesi yoktu. Demokrat Partinin kendisini nasıl kullanmak istediğini anlayamıyordu.

Ama daha ilk günlerde Mareşal'le Demokrat Parti önderleri arasında bir anlaşmazlık çıktı. Bu anlaşmazlık Meclis'e kadar yansıdı ve Mareşal, Menderes'in oynadığı oyunu kavrayarak partiyi bıraktı. Ankara'dan ayrıldı. İstanbul'a gelerek Erenköy'deki mütevazı, evine çekildi.

Cami Baykurt ve Tevfik Rüştü Aras, Mareşal'in eski dostlarıydılar. Cami Bey, Mareşal'! askerliği zamanından, Tevfik Rüştü Aras ise Dışişleri Bakanlığı günlerinden tanıyorlardı. Bir gün üçümüz beraber Mareşal'in evine gittik. Mareşal'i ilk kez görüyordum. Uzun boylu, yaşına bakmayarak dimdik, ağırbaşlı bir askerdi. Sivil giyinmişti. Babacan, sevimli, iyi bir insan izlenimi veriyordu. Bir Mareşalden çok bir ere benziyordu. Öyle basit, öyle iddiasız bir hali vardı. Sivil elbise üstünden dökülecek gibiydi. Namazdan pantolonunun dizkapakları kabarmıştı. Çünkü Mareşal beş vakit namazını kılan dindar bir adamdı. Bizi, genişçe bir odaya aldılar. Oda basit ve zevksiz döşenmişti. Tam bir asker odasıydı. Bizlerle bir Mareşal gibi değil, muharebeler yapmış yıllarca vatanına hizmet etmiş,   geçmişiyle  övünen eski komutan gibi değil, bir basit vatandaş   gibi, eşit insanlar gibi konuştu. Ankara'da pek ucundan kenarından da olsa politikaya karışması canını yakmıştı. Uzun uzun, Demokrat Parti'nin nasıl kendisini küçültücü   hareketlerde   bulunduğunu  yanayakıla anlattı. Fakat, içi rahattı. Her yandan yağan telgraf ve mektuplar onun en büyük tesellisi olmuştu. Ayni  zamanda  bunlar, halkın kendisinden birşeyler  beklemekte olduğunu ona öğretmişti. Ama ne yapmak gerek? İşte bunu bilmiyordu. Halk, ondan her şeyi bekliyordu. Halk, zulüm ve baskı idaresinden kurtulmak, özgürlük ve mutluluğa kavuşmak istiyordu.Bunu ancak Mareşal'in yapabileceğine inanıyordu. Halk Partisine güveni kalmamıştı. Demokrat  Parti'yi de  henüz denememişti. Mareşal halkın gözünde bir umut ışığı gibi parlıyordu. Fakat Mareşal böyle bir rol için hazırlanmamıştı. Politikadan habersizdi. Halkla doğrudan doğruya ilişkisi de yoktu. Şimdiye kadar hiçbir işte önderlik etmemişti. Bizlerden fikir istiyor,. ilham bekliyordu.

Kendisine tarihî görevini hatırlattık. Talih ve tarihin kendisine açtığı bu yeni yolda halkın önüne geçip onlara önderlik etmesi gerektiğini söyledik. Ama ne çare, Mareşal'in yanını, yöresini birtakım eski emekli komutanlar sarmıştı. Bunlar dar kafalı ve dar görüştü insanlardı. Memlekette olup bitenin farkında değillerdi. Mareşal'in tarihî görevini anlamamışlardı. Ona politikaya karışmamasını, yüksek adını ve şerefini çirkin politika oyunlarıyla kirletmemesini salık veriyorlardı. Mareşal, söz bu konuya gelince hem kızıyor, hem gülüyor ve;

— Ben daha rafa konacak çağa gelmedim. Milletim benden hizmet bekliyor, ben de görevimi yapmalıyım. Yalnız nasıl? Bana bunu söyleyin, diyordu.

Görülüyordu ki, Mareşal, Atatürk çapında bir adam değildi. Askerlikten başka hiçbir şeyle ilgilenmemişti. Millete önderlik etmek için gereken niteliklerden yoksundu. Politika tecrübesi olmadığı için bir partinin başına da geçemezdi. Kendisine şunu salık verdik:

—Siz bir komutansınız. Şimdi de bir komutan gibi davranınız. Yanınızda bir Kurmay Heyeti kurun. Bu heyet memlekette olup bitenlerden size haber versin. Nasıl yürümek gerektiğini gösteren bir program hazırlasın, gidilecek yolu çizsin, siz bu plân çerçevesinde millete önderlik edin.

Bu fikir Mareşal'in hoşuna gitti. Biz de umuda kapıldık. Ama kendisiyle ikinci kez görüşmeye gittiğimiz zaman yanında yine ayni emekli subayları bulduk. Bunlar onun evinden çıkmıyor, yanından ayrılmıyorlardı. Sabahlan gazeteleri okuyup memlekette olup bitenleri paşaya onlar bildiriyorlardı. Mareşal da bu raporlara göre hükümler veriyordu.

Oysa bu emekli subaylar olayların aslını astarını anlayacak çapta adamlar değillerdi. Paşayı yanlış yola sürüklüyorlardı. Onu, önce bu adamların elinden kurtarmak gerekti. Zaten kendisine yeni bir Kurmay Heyeti kurmasını önermemizin nedeni de buydu. Biz Mareşal'in, eski bir asker arkadaşı olarak bu heyetin başına Cami Beyi getirmesini istiyorduk.

MAREŞAL ÇAKMAK VE SOVYET RUSYA

Sonraları Mareşal'in evine daha sık gitmeye başladık. Hattâ bazan o bizi telefonla arayıp davet ediyordu. Birgün konuşma sırasında söz Türk - Sovyet ilişkilerine geçti. Tevfik Rüştü Araş, bizden üç ili istemekle, Stalin'in büyük bir politik hatâ işlediğini söyleyince, Mareşal onun sözünü kesti ve dedi ki :

«Ben,  Sovyet - Türk ilişkilerinde son zamanlarda ileri sürülen endişeyi anlamıyorum. Stalin'in teklifi dahi bende endişe yaratmadı. Bence, Sovyetlerle konuşmak gerektir. Onların yanlış bir istekle-karşımıza çıkmalarına kızmamalıdır. Tersine onlarla masa başına oturup hatalarını kendilerine anlatmak gerektir. Onlar anlayışlı insanlardır ve bize karşı kötü niyetleri yoktur. Biz bunu tecrübemizle biliriz. Millî Kurtuluş Savaşının başında da Sovyetlerle aramızda bazı anlaşmazlıklar vardı. Fakat oturup konuştuk. Bu anlaşmazlıkları ortadan kaldırmakla kalmadık, arada bir de dostluk kurduk. O derece ki, Sovyetler bütün Millî Kurtuluş Savaşı boyunca bize yardım ellerini uzattılar, maddî ve manevî hiçbir yardımı esirgemediler. O vakit ordunun maaşlarını bile Sovyetlerden  aldığımız altınlarla ödemiştik. Sovyetlerin Türkiye'ye karşı kötü niyetleri olsaydı, onu o vakit göstermeleri gerekirdi.. Çünkü o vakit bir emperyalist istilâsı karşısındaydık ve son derece zayıftık. Oysa Sovyetler zaafımızdan yararlanmak şöyle dursun, bizi kuvvetlendirmeye çalıştılar. Şimdi de bizden üç ili istemişler. Hiç telâşa lüzum yok. Onlar hatalarını anlayınca bu sevdadan vazgeçiverirler.Mareşal'in bu düşüncesi o vakit bizim de hoşumuza gitmişti. En önemli sorunda aramızda bir fikir birliği var demekti.

Bir başka gün bize Çanakkale savaşını nasıl kazandığımızı anlattı :

Çanakkale  savaşı uzayıp gidiyordu.  Düşman karaya asker çıkarıp kıyı boyunca kazdığı siperlere yerleşmişti. Arkasını da İngiliz donanmasına dayamıştı, İngilizleri bir türlü denize atmak mümkün olmuyordu. O vaktin Harbiye Nâzırı Enver Paşa, Çanakkale'ye Alman Komutanı Von Sanders'i göndermişti. Ama o da bir şey yapamamıştı, İngilizler de ilerleyemiyorlardı ama, muharebe de bitmiyordu, İstanbul sürekli tehdit altındaydı. Enver Paşa, sonunda bu işin altından ancak  Mustafa  Kemal'in yardımıyla kurtulabilineceğini anlamış  ve onu Çanakkale cephesine komutan yapmıştı, işte Mareşal Fevzi Çakmak da   onun yardımcısı olarak Çanakkale'ye gönderilmişti.

Mareşal hikâyeyi şöyle tamamladı :

— Çanakkale'ye gider gitmez ilk işim cepheyi dolaşıp durumu görmek oldu. Düşman, kıyı boyunca kazdığı siperlere yerleşmişti. Karşımızda da İngiliz donanması toplarını bize çevirmiş, İngiliz askerlerini himayesi altına almıştı. Donanmayı susturmadıkça düşmanı denize dökmenin yolu yoktu. Donanmayı da susturamamıştık ve susturamıyorduk..Cepheyi dolaştıktan sonra dönüp çadırıma geldim, ama aklım hep cephede idi. Ne yapılabilirdi? Bu düşüncelerle akşam namazını kıldım ve Allah’ıma yalvardım : «Sen bize yardım et Yarabbi! Düşmanı denize dökmek için bizden inayetini esirgeme». O gece bir fırtına, bir yağmur, bir sağanak, bir dolu, yerle gök birbirine girdi. Sabah uyandığım zaman yağmur kesilmişti. Taarruz için de bütün hazırlıklar tamamdı. Komutanlık «İleri!» emrini verdi. Bütün cephe boyunca taarruza geçtik. Ne olursa olsun düşmanı denize dökecektik. Ama hayret! Siperlerdeki düşman ateş etmiyordu. Donanma ateşine aldırmayarak ilerledik, siperlere geldiğimiz zaman şaşırdık. Siperleri su basmış ve düşmanın çoğu boğulmuştu. Sağ kalanları da biz temizledik. Böylece Çanakkale yarımadası düşmandan temizlenmiş oldu. İngiliz donanması da çekilip gitti.

Öyle dindar, öyle inançlı bir adamdı ki, Çanakkale zaferini kendisine ve komutanlığa bağlamıyor, Allah'a bırakıyordu...

Mareşal her yandan gelen telgraf ve mektuplara cevap vermek amacıyla Anadolu'da ufak bir gezi yapmaya karar verdi. Böylece halkla doğrudan doğruya ilişki kuracak ve memleket gerçeklerini yakından görecekti. Bu geziyi Ege bölgesi illerinde yapmayı kararlaştırdı. Ama daha Bandırma'-ya çıkar çıkmaz Mareşal beklemediği bir manzarayla karşılaştı. Bütün şehir halkı, kadını çocuğu, .genci ihtiyan, sivili askeriyle sahile dökülmüştü. Onu bir kurtarıcı gibi karşılıyorlardı. Bu candan karşılama bütün yolculuğu boyunca sürdü. Her .gittiği yerde halk onu bağrına bastı. Otomobilini omuzlarda taşıdı. Onu bir saniye görebilmek için bütün civar köylüler yollara dökülmüştü. Bu ufak gezi, ona, halkın kendisine ne kadar büyük umutlar bağladığım anlatmıştı.

İstanbul'a döner dönmez ilk işi telefonla bizleri köşküne davet etmek oldu. Evine gittiğimiz zaman onu bambaşka bir adam olarak bulduk. Yüzü umut ve sevinçle gülüyordu. Nefsine güveni artmıştı. Azimli ve kararlı bir adam olmuştu. Bizleri görür görmez sevinçle yerinden fırladı. Ellerimizi sıktı. Daha yerine oturmadan,

  Arkadaşlar,  dedi, fikirlerinize ihtiyacım var. Sizleri onun için çağırttım.

Sonra bize bu kısa yolculuğunda halkın gösterdiği yüksek sevgiyi anlattı :

  Kolumu otomobilin içine alamıyordum. Herkes kolumu yakalayıp elimi öpmek istiyordu. Sonra da her yandan «Paşam!.. Paşam!..» diye batırıyorlardı. Şimdi bana söyleyin çocuklar,ben ne yapmalıyım? Halkın, bu isteğine nasıl cevap ver-.meliyim ?

Biz, millî bir kahraman gibi, partilerin ve her türlü siyasî kavgaların üstünde bir millî kahraman gibi kalmasını ve bu milletin sesini duyuran bir önder gibi davranmasını salık verdik. Bu arada ilk iş olarak «İnsan Hakları Derneği» Başkanlığını kabul etmesini rica ettik. Kendisine bu derneğin amaçlarını anlattık. Programının Birleşmiş Milletlerce kabul edilen İnsan Hakları Yasası olduğunu bildirdik. Bu örgütün aracılığı ile partilerin ve hükümetin üstünde çalışılabileceğini ve onların antidemokratik ve : insan haklarına aykırı davranışlarının denetlenebileceğini söyledik.

Bu öneri, Mareşal'in hoşuna gitti. Çünkü derneğin politik amacı yoktu. Toplumun başında bir millî denetçi gibi görev yapacak, halkın şikâyet ve dertlerini yansıtacaktı.

Sevinerek kendisinden ayrıldık. Ertesi gün bizim evde Cami Baykurt'la birlikte «İnsan Hakları Derneği»nin tüzüğünü hazırladık.

Derneğin ilk kurucular toplantısı İstanbul'da. Karaköy'de Avukat Ömer Bey'in bürosunda yapıldı. Ömer Bey de, Mareşal gibi, Demokrat Parti'ye kapılmış, ama sonra aldandığını anlayarak çekilmişti. Bu kez İnsan Hakları Derneğinde bizimle beraber çalışmayı kabul etmişti. Toplantıyı da onun bürosunda yapıyorduk. Bu toplantı gazetecilere de duyurulmuştu. Biz büroya geldiğimiz zaman han, kapısına kadar gazeteci ve gençlerle dolmuştu. Toplantıda Mareşal Fevzi Çakmak, Cami Baykurt, Avukat Ömer ve ben vardım. Tevfik Rüştü Araş, Ankara'da olduğu için bu toplantıya katılamamıştı.

Daha konuşmalara başlamadan büronun kapısı önünde bir gürültü işitildi. Sonra hızla kapı açıldı, bir genç içeriye girdi. Bu yirmi beş yaşlarında, uzun boylu, sarışın bir adamdı. Heyecanlı ve yüksek sesle bağırıyordu : «Paşam, komünistler sizi aldatıyorlar!»

Birden ayılmıştık. Polisin ani baskınına uğramıştık. Bu gencin polis tarafından gönderilmiş bir kışkırtıcı olduğuna şüphe yoktu. Bu beklenmeyen kışkırtma hepimizi sinirlendirdi. Genci kolundan tutup dışarı attık. Attık ama, toplantının havası bozulmuştu Bu durumda konuşmanın güçlüğü yüzünden başka bir gün toplanmak üzere dağılmaya karar verdik.

Ertesi sabah, gazeteler bize çatıyorlardı. Hele faşist gazeteler en çok bana saldırıyorlardı. Bütün bu işleri benim yaptığımı ve böylece Mareşal'i komünizme âlet ettiğimi söylüyorlardı.

Bu olay, Mareşal'i ürküttü ve yeniden eski subaylarına dönmesine yol açtı. Ondan sonra bir daha bir araya gelemedik. İnsan Hakları Derneği tasarısı da böylece suya düştü.

Mareşal eski emekli arkadaşlarının arasında kayboldu, bir daha memleket meselelerinde sesi işitilmedi. Kendi kendini rafa koymuştu. Bir süre sonra da öldü.

Bu olaydan sonra etrafımızdaki polis kontrolü bir kat daha sıklaştırıldı ve artık bilinmeyen bir süre için hiçbir faaliyette bulunmamıza olanak kalmadı. Bu baskıdan kurtulup sinirlerimizi dinlendirmek için İtalya'ya gittik.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !