4/9/2008
TÜRK KADINI MUSTAFA KEMAL'E ÇOK ŞEY BORÇLU ÇOK..!
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız ...
Bu yazıda;
İstiklal savaşı sırasında kadınların vatandaş sayılması için çıkarılan kanun teklifini,
Atatürk’ün kadın hakları konusundaki düşüncelerini çekinmeden açıklamasını,
Atatürk’ün kadınlarımızda görmek istediği en büyük özellik nedir?,
İstiklal Savaşımızda kadınlarımızın yeri ve önemini,
Türk kadınına seçme seçilme hakkının tanınmasını,
Türk kadınının sosyal yaşamında Atatürk döneminin etkilerini
Atatürk döneminde kadınların kazanmış oldukları hakları,
Okuyacaksınız..
Burhan Göksel
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 1, Cilt: I, Kasım 1984
“Bir uygarlığın seviyesini ölçmek
isterseniz, derhal kadınlarının hayatına
bakınız. Stuart Mill”
ATATÜRK DÖNEMİNDE TÜRK KADIN HAKLARI VE STATÜSÜNDE İNKILÂP (CUMHURİYETTE TÜRK KADINI)
……………………………..Bizim İstiklâl Savaşımız ve Atatürk İnkılâbı bu değişik yönlü işleri birleştiren bir hareketler topluluğu veya kompleksidir. Dikkat olunursa görülür ki, Mustafa Kemal Paşa’nın eyleminde “Evvelâ askerî alanda düşmanı yenelim, sonra saltanatı yıkalım, ekonomimizi düzeltelim daha sonra da rejimimizi değiştirir inkılâbımızın bölümleri olan sosyal reformları da ele alırız” gibi bir sıralama görülemez. O, hepsine birden ve uygun ölçülerde el atar. İşte bu davranış, bu tutum Atatürk’ün liderlik vasfının diğer bütün liderlerden değişik temel farkıdır. Buna bazı örnekler verebiliriz.
Yunanlılar 20 Temmuz 1921 ‘de Eskişehir’den doğuya yani Sakarya istikametinde hareket geçmişlerdir. Ünlü Sakarya Savaşlarının kokusu gelmektedir. O Sakarya Savaşı ki, hazırlık safhası ve uygulama dönemi ile Mustafa Kemal için de, Türkiye için de bir “hayat memat” veya “yaşam, ölüm” mücadelesidir.
Ülke ve millet işte böylesine karmaşık, ciddi ve buhranlı bir dönemi yaşarken, sanki tamamen normal bir barış havası içindeymişcesine Mustafa Kemal Türkiye’deki öğretmen kuruluşlarının temsilcilerini Ankara’ya çağırır. Bugünkü Millî Eğitim Şûrası anlamına gelen Türkiye Muallimler Kongresini toplar. Tarih 16 Temmuz 1921 dir. Hazırladığı “Eğitim ve Öğretim Reformu” planını burada sergiler, tartışır ve kararlar haline getirir. Geleceğin Türkiye’sinin kız ve erkek çocuklarına, kadın ve erkek tüm insanına verilmesi gereken millî terbiyenin, eğitim ve öğretimin esaslarını tesbit eder. Böylece bu ilk kongre dolayısıyla Türk kadın haklarının gelecekte alacağı şekli (statüyü) de Millî Eğitime yaslanmış olarak ilk kez tayin eder 22 23.
Atatürk Türk kadın hakları üzerinde yeniliklere el attığı zaman, karşısında tam ve koyu bir taassubun bulunduğunu ve kadına verilecek haklar için en sert tepkileri gösterecek bir kitlenin var olduğunu bilmektedir. Böyle bir ortamda ve mücadele hayatının en kritik devresinde bile eyleme geçmek cesaretini gösterir. Meselâ; elde Osmanlılardan kalma bir Seçim Kanunu vardır. Bu yasa ve Teşkilât-ı Esasiye Kanunumuz 20 bin nüfusa bir milletvekili seçilmesini emreder. İstiklâl Savaşı sürmektedir. Erkeklerin çoğu cephede askerdir. İstenir ki, kadınlar da vatandaş sayılsın, bu rakamın içine girmiş olsunlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne kanun teklifi getirilir 24.
Görüşmelerde Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey’in önerisi kızılca kıyameti koparır. Halbuki tasarı “Kadına Seçim Hakkı Verilmesi” değildir, sadece kadının Türk vatandaşı sayılması önerisidir.
îşte böyle bir toplulukta ve çok kısa bir zaman süresi içinde “Kadın İnkılâbı”nın doğuşu ilginçtir ve değerlendirilmesi çok güç bir atılımdır.
Diğer taraftan Mustafa Kemal ülkenin muhtelif yerlerindeki gezileri sırasında, özellikle kadınlara ve öğretmenlere hitabeder. Kadın hakları konusu üzerinde görüşlerini açık bir dille kamu oyuna duyurmaktan çekinmez.
Bugün Türk kadınının sahibi olduğu için çok övündüğümüz “Atatürk Kadın İnkılâbı” m Atatürk’ün konuşmalarında ortaya koyduğu ilkelere göre ayrı başlıklar altında incelemeyi yararlı buluyorum:
I. ATATÜRK’ÜN “KADIN VE TÜRK KADIN HAKLARI” ANLAYIŞI:
Atatürk’ün kendine özgü bir kadın anlayışı vardır. Bugün Dünya aydınlarının birleştiği ve Birleşmiş Milletler Teşkilâtının yaymağa çalıştığı ileri düzeydeki görüşe daha o zaman sahip bulunmaktadır25.
1923 de İzmir’deki konuşmasında şöyle der: “Şuna inanmak lâzımdır ki, dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir”.
Mustafa Kemal’in Türk kadını hakkındaki anıları çok gerçekçidir. Kuşkusuz ki, eylemleri de bu görüşlere yaslanmaktadır. Ancak konuya giriş noktası çok dikkat çekicidir. Ondaki Türk kadını için yerleşmiş olan en kuvvetli fikrin “Türk kadınının dünya kamuoyunda yanlış hem de çok yanlış tanıtıldığı” meselesi olduğu anlaşılıyor. Eylemlerinin planlanma ve uygulanmasında bu acı gerçeğin verdiği duygu ve görüşlerin büyük etken olduğunu görmekteyiz. O, bu yanlış imajı değiştirme mücadelesiyle beraber, Türk kadınının bilim, ahlâk, sosyal konularda gelişmesi ve ekonomik hayatta hemen erkeğinin yanısıra eşit koşullarda yer almasını istemektedir. Bunu gerçekleştirecektir. Atatürk’ün seri halde inkılâplar yaptığı bu dönemde Türk kadın hakları üzerindeki görüşlerini ifade eden ilginç konuşmaları da olmuştur. 1923 de der ki:
“Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi kadınlara karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse bu sosyal toplum felçlidir”.
Ekim 1925 de şöyle der:
“Türk kadını dünyanın en münevver, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır siklette değil, ahlâkta, fazilette ağır, vakur bir kadın olmalıdır. Türk kadınının vazifesi, Türk’ü zihniyetiyle, pazusuyla muhafaza ve müdafaaya kadir nesiller yetiştirmektir. Milletin menbaı, Sosyal yaşamının esası olan kadın ancak faziletkâr olursa vazifesini ifa edebilir. Herhalde kadın çok yüksek olmalıdır. Burada, Fikret merhumun cümlece malûm olan bir sözünü hatırlatırım: “Elbette sefil olursa kadın, alçalır beşer”.
Yine Mayıs 1925 de der ki: “Kadın denilen varlık bizatihi (kendisi) yüksek bir varlıktır. Onun yoksulluğu olamaz. Kadına yoksul demek onun bağrından kopup gelen bütün beşeriyetin yoksulluğu demektir. Eğer beşeriyet bu hâlde ise, kadına yoksul demek reva görülebilir (yakıştırılabilir).”
“Hakikat bu mudur? Eğer kadın dünyada çalışan, muvaffak olan, zengin olan, maddî ve manevî zengin insanlar yetiştirmiş ise ona yoksul sıfatı verilebilir mi? Verenler varsa onlara nankör denilse doğru olmaz mı? Türkiye anlamınca kadın bütün Türk tarihinde olduğu gibi bugün de en muhterem mevkide, her şeyin üstünde yüksek ve şerefli bir mevcudiyettir” 26.
Atatürk de bir Türk anasının eseridir. Bir Türk kadının çocuğu olarak dünyaya gelmiş olmaktan daima övünç duyar. Ama O’nun Türk kadını ile yakından ve elele, içice işbirliği yapması, çalışması İstiklâl Savaşında olmuştur. Türk kadını için gerçek yargılara bu mücadelenin içinde geniş kapsamı ile ulaşmıştır. Bu nedenle öncelikle İstiklâl Savaşımızdaki kadın hareketlerine bakmak çok isabetli olur.
2. İSTİKLÂL SAVAŞIMIZ VE TÜRK KADINI:
İstiklâl Savaşımız, stratejilerin deyimi ile bir “Topyekûn savaş”dır. Bu savaş doktrininin dünya orduları için örnek olan ilk uygulamasıdır. Dünya üzerinde kadın, erkek, çoluk çocuk, yaşlı ve genç bütün insan gücü ile topluca yönetilen, bütün ekonomik kaynakların bir elden kullanıldığı bir modern savaştır. Topyekûn savaş kadın ve erkeği bir düzeyde görür ve kullanır. İkinci Dünya Savaşı ve daha sonraki mahallî savaşlar hep böyle uygulanmıştır. İşte Atatürk’ün yönettiği İstiklâl Savaşımız bu tür savaşların ilki ve örneğidir.
Gazi Mustafa Kemal, İstiklâl Savaşını yönetirken güç aldığı ve yaslandığı Türk kadınını ve Türk anasını hiç unutmamış, vefa duygusunu daima belirtmiştir. 21 Mart 1923 de Konya’da Kızılay’ın kadın kollarına şöyle hitap eder:
“Dünyanın hiç bir yerinde, hiç bir milletinde Anadolu köylü kadınının fevkinde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur. Erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun hayat menbalarını kadınlarımız işletmiştir. Memleketin esbab-ı mevcudiyetini (varlığının nedenlerini) hazırlayan kadınlarımız olmuş ve kadınlarımız olmaktadır. Kimse inkâr edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde milletin kabiliyet-i hayatiyesini (yaşam yeteneğini) tutan hep kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odun, kereste getiren, mahsulâtı (ürünleri) pazara götürerek paraya kalbeden (çeviren), aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak soğuk demeyip cephenin mühimmatını taşıyan hep onlar, hep o ulvî ve fedakâr, o ilahî Anadolu kadınları olmuştur. Binaenaleyh hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle ebediyen taziz ve takdis edelim.
Kadınlarımızın bu fedakârlığına kadınlarımızın bu kadar hizmetine erkeklerden hiçbir yerde geri kalmayan ehliyetlerine rağmen, düşmanlarımız ve Türk kadının ruhunu bilmeyen sathi nazarlar kadınlarımıza bazı isnadatta bulunmaktadır. Kadınlarımızın hayatı atılane (tembelce) yaşadıklarını, ilm ile irfan ile münasebetleri bulunmadığını, hayat-ı medeniye (uygar yaşam) ve hayat-ı içtimaiye (sosyal yaşam) ile alakadar olmadıklarını, kadınlarımızın herşeyden mahrum kaldıklarını, onların Türk erkekleri tarafından, hayattan dünyadan, insanlıktan kâr-u kisb’den (çalışıp kazanmaktan) uzak tutulduğunu söyleyenler vardır. Fakat hakikat-i hâl (gerçek durum) böyle midir? Şüphesiz ki, Türk kadınını bu surette görmek Türk kadınını görmemektir... İşte ilk tashih edilecek hata ve ilk ilân edilecek hakikat buradadır.
Daha selâmetle, daha dürüst olarak gideceğimiz yol vardır. Büyük Türk kadınını mesaimizde müşterek kılmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını ilmî, ahlakî, içtimaî, ve iktisadî hayatta erkeğin şeriki (iş arkadaşı), muavin ve müzahiri yapmak yoludur”.
Bu sözler yalnız bir gönül borcu ve minnetin belirtisi değildir. Geçmişimizden gelen, kadın erkek ayrıcalığının da yok edilmesi kararının kesin ifadesidir. Atatürk yalnız bu sözlerle değil, yaşamı boyunca övdüğü ve övündüğü Türk kadınının İstiklâl Savaşında yaptıklarından bazı örnekleri tarih sayfalarından buraya aktarmakta yarar vardır. Türk kadını Türk silâhlı kuvvetlerinde hizmete elindeki silahla ve gönüllü olarak, dövüşerek ve kan dökerek, şehitler vererek girmiş ve analık göreviyle beraber bu vazifesini de en sert koşullar içerisinde başarmıştır.
Cephe gerisindeki bütün cephane, yaralı ve hasta, ikmal maddelerinin taşınması Türk kadınının sırtına ve kağnısına yüklenir. Ulus Meydanındaki kadın heykeli işte bu Türk kadınının simgesidir.
Bu geri hizmetlerin dışında elinde silahı cephelerde milis (Gerilla) savaşı yapan pek çok bacımız, anamız vardır. 1919 da Yunanlılar Aydın’a girerken bir anne tüfeğini kapar, ileri atılır. Bu davranışı pek çok erkek ve kadın takip eder. Ayşe, Emine ve Seher isimli savaşçılar tarihe geçmiş gerçek Türk kadın savaşçılarıdır.
Güney cephesinde bir müfrezede dövüşen Tayyar Rahmiye, Fransızlara karşı savaşırken şehit düşer. Gördesli Makbule 1921 de evlendiğinin ertesi günü kocası ile beraber bir çete kurarlar, dağa çıkarlar. Makbule de Yunanlılarla savaşırken şahadete erer. İzmit Cephesinde takım kumandanı Erzurumlu Fatma’yı da görürüz. Hele Büyük Millet Meclisi tutanaklarına geçen ve kendisine İstiklâl madalyası ve tuğgeneral rütbesi verilmesi teklif edilen bir Nezahat kızımız vardır. Onun öyküsünü Millet Meclisi’nin 30 Ocak 1921 tarihindeki tutanaklara göre kısaca almadan geçemeyeceğim 27.
Bursa Milletvekili Emin Bey şöyle bir önerge vermiştir: “Çeşitli harp cephelerinde özellikle Gördes ve înönü meydan muharebelerinde çarpışmalara katılmış ve her an erlere bazen subaylara bile gayret veren 70. Alay Kumandanı Hafız Halid Bey’in kızı Nezahat Hanım’a ilk İstiklâl Madalyasının verilmesini ve bu teklifin umumî heyetin tasdikine arzedilmesini rica ederim... Efendim! Bu Nezahat hanım denilen küçük hanım sekiz yaşında öksüz kalmış, babasının da başka kimsesi olmadığı için Umumî Harp’te çeşitli cephelerde bu çocuk babasının kucağında büyümüştür... Bu çocuk kendi eliyle yüzden fazla düşman öldürmüştür. Ne zaman bir erin, bir subayın sarsıldığını görürse hemen yanına koşar (Haydi beraber çarpışalım) der. Babasında ufak bir çekinme görse (Aman baba hiç üzülme, annem öldü, ama seni de vururlarsa ben yetim kalmam, bana millet bakar) diyerek teşvik eder. Bu çocuk herhalde mükafatlandırılmalıdır. İlk kez İstiklâl madalyasını bu çocuğa verirsek büyük bir kadirşinaslık gösteririz. Şunu arzedeyim, bütün askerlerimiz ona Türk Jean d’Arc’ı adını vermişlerdir.”
Daha sonra yapılan tartışmalarda Nezahat’ın kahramanlığı kabul edilmiş olmasına rağmen 12 yaşında olması, bahusus bir kız olması sebebiyle ne madalya, ne askerî rütbe verilmemiş, sadece “Büyüdüğü zaman çeyizini sağlıyacak bir hediye takdimi” ne karar alınmıştır.
Gazi Mustafa Kemal Paşa, Türk kadınına Türk ordusu saflarında resmen ve üniformalı olarak yer veren ilk generaldir, ilk askerdir. Bu konuda da bir yaratıcıdır.
İstiklâl Savaşında kendisiyle fikir arkadaşlığı yapan, karargâhında vazife alan Halide Edip Adıvar’a askerliğin ilk basamaktaki rütbesini “Onbaşı” lığı tevcih eder. Bu olay da silahlı kuvvetlerimiz için çok tarihseldir. Türk kadınının askerliği ve ordu bünyesinde hizmeti bir Atatürk direktifi ve ilkesidir.
1930 da İzmir Kız Öğretmen Okulu’nda, kendi karşısında “kadın, erkek eşitliği” üzerinde görüşme yapılırken kızlarımızın askerlik görevi üzerinde şu sözleri söyler:
“Bugün için Türk kadınının askerlik yapması söz konusu olmasa bile, bütün kızlarımızın vatan ve milletin yüksek menfaatlerini her suret ve vasıta ile müdafaa ve muhafaza edebilecek kabiliyette yetiştirilmelerinin millî terbiyede esas olması, kız çocuklarımızın buna göre bedenî ve fikrî ve hissî terbiyeye tabiî tutulması lâzımdır” 28.
Bu direktiften sonra kız öğrencilere de o sırada orta ve yüksek öğretimde okutulan “Askerliğe Hazırlık dersleri” mecburî ders olur. Erkek arkadaşları gibi bu derslerin dışında silahlı eğitime ve yaz kamplarına katılırlar. İkinci Dünya Savaşı başladıktan sonra, savaşan bütün ordularda görülen silahlı kadın kuruluşlarının temel fikri de böylece Atatürk’e aittir. Fakat 1935 de İstanbul’da yapılan “Dünya Kadınlar Kongresi”nde, Dünya basın temsilcilerinin “Türk kadın hakları” konusunda sorularını cevaplandırır. Tanınmış bir Avrupalı kadın yazarı kendisine yönelttiği “Anladığımıza göre Türk kadınının bir çok hakları verilmiştir. Bunu görmekten memnunuz. Acaba bu kadın-erkek eşitliğini askerlik konusuna kadar getirecek misiniz?” sorusunu şöyle cevaplar:
“Ben aslında Türk erkeklerinin de savaş yapmalarına taraftar değilim. Yurdumuzun da, cihanın da barış içinde yaşaması, siyasetimizin mihveridir. Ancak Türkiye’nin savunması söz konusu olursa, kadınlarımızın da erkeklerin yanında yeniden daha bilinçli ve tümüyle yer alacaklarına emin olmalısınız. İstiklâl Savaşımız bunun en yakın misalidir” 29.
III. ATATÜRK’ÜN KADININ EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ İLE KÜLTÜRÜNÜN GELİŞMESİ ÜZERİNDEKİ GÖRÜŞLERİ VE BU KONUDAKİ EYLEMLERİ:
Atatürk’ün yaptığı inkılâpta öncelik verdiği konu, kuşkusuz ki millî eğitimdir. Ancak Millî Eğitim derken kız, erkek Türk çocuğunu birbirinden ayırmayı hiç düşünmez30. Mart 1922 de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış söylevinde: “Kadınlarımızın aynı öğretim derecelerinden geçerek yetiştirilmelerine önem verilmesi” nden bahseder.
Ağustos 1924’de yine şöyle konuşur: “Erkek ve kız çocuklarımızın aynı surette bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin amelî olması mühimdir”
Atatürk, Türk kadınını yetiştirip ev dışı hayata çıkarmaya çalışırken onun en önemli görevinin “analık” olduğunu da unutmaz. Kızlarımızın yetişmesinde din faktörünün engel olamayacağına inanmaktadır. Der ki: “Düşmanlarımız bizi dinin tesiri altında kalmış olmakla itham ve tevekkuf ve inhitatımızı (alçalmamızı) buna atfediyorlar. Bu hatadır. Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir... Kadın ve erkek ilm ü irfanı aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak mecburiyetindedir.... Türk hayat-ı içtimaiyesinde kadınlar ilmen, irfanen ve diğer hususlarda erkeklerden kat’iyyen geri kalmamışlardır.”
Bu sözler ve görüşler, Türk kadınının toplumsal yaşamını kökünden değiştirerek Türkiye’de kendisine lâyık olan yeri alabilmesi için genel bir direktiftir31. Türk kızına böylece bütün okulların, bütün mesleklerin kapıları erkek çocuklarla aynı koşullarda açılmaktadır.
Atatürk, işin fikrî hazırlığını tamamladıktan sonra hemen yasalaştırma dönemine girer. Türk kız ve erkek çocuklarının bir arada ve çağdaş biçimde eğitimini ve sosyal alandaki pek çok inkılâplara da imkân sağlayan 3 Mart 1924 gün ve 430 sayılı “Tevhid-i Tedrisat” (Öğretimin Birleştirilmesi) kanununu çıkarır 32 33.
Diğer taraftan Türk kızlarına da öğretim eşitliğinin sağlanabilmesi için 20 Nisan 1924’de Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 87. maddesi değiştirilerek “ilköğretim zorunluğu” getirilir.
Mustafa Kemal, çok eski yıllardan beri alfabemizin zorluğunu ve değiştirilmesini düşünmektedir. Arap harfleri ile büyük kitlemizi okutmağa imkân bulunmayacağını bilir ve yazı inkılâbını getirir. Böylece okutulmaya olanak bulamayan Türk kadını da ışığa kavuşur 34.
1927’de genel nüfusumuz 13 milyon 648 bin 70 kişidir. Bunun % 51,9 u kadındır. Okuma yazma oranımız ise erkeklerin % 8,25 ine karşı, kadınların % 3,6 dır. Halkımızın % 89,2 si kara cahildir. Yine alfabemizin kabul edildiği 1928-1929 yılında Türkiye’de sadece 6895 ilkokul vardır. Atatürk’ün, kadınlığın eğitim konusunda, bu gerilikleri dikkate alarak yaptığı konuşmalarında dört esas üzerinde durduğu görülmektedir: 35
1) Kadın-erkek öğretim ve eğitimi eşit olmalıdır.
2) Kadının en önemli vazifesi analıktır.
3) Kadın toplum hayatının her yönünde yer almalıdır.
4) Kadın analık hizmetini ve toplumdaki görevini iyi yapabilmek için çok sağlam bilgilerle cihazlanmalı ve faziletli olmalıdır.
Bu temel ilkelerin işlerliği ile 1923’de ilkokullarımızda 63 bin kız öğrencimiz varken, 1970 de 2 milyonu bulmuştur. Orta okullarda aynı yıllarda rakamlar 1128 den 200 bine ulaşmıştır. Liselerimizde 1923’de sadece 166 olan kız öğrenci adedi 1970 de 64 bine yükselmiştir. Üniversiteye gelince, 1923’de 168 rakamı 1970 de 16 bine yükselmiştir.
IV. TÜRK KADINININ SİYASET ALANINDAKİ EYLEMLERİ VE SİYASÎ HAKLARININ VERİLMESİ:
istiklâl Savaşı boyunca cephede dövüşen, cephe gerisinde sırtında cephane taşıyan Türk kadının bu davranışları dışında memleketin kurtuluşu yolunda mitinglere katılmak, dernekler kurmak ve yabancı devletlerin dikkatlerini çekici bildiriler yayınlamak suretiyle yaptığı pek çok siyasî hareketler mevcuttur36.
Türk kadınının, “Seçme ve seçilme hakkı” konusuna ilk defa teması, 1926 yılında Trabzon Türk Ocağı’nda Süreyya Hulusi adında bir hanımın verdiği konferansta konuya değinmesi ile başlar37.
1927 de İstanbul’da Kadınlar Birliği kendi tüzüğüne “Kadına siyasî haklar sağlamak için çalışılacağı” yolundaki maddeyi ekler. Bu yeni fikirler Büyük Millet Meclisi’nde tartışmalara bile sebep olur. Buna rağmen orada da ortam hazırlanmaktadır ve 20 Mart 1930 tarihinde çıkan “Belediye Kanunu” ile kadınlarımızın seçim konusuna fiilen katılması sağlanır.
Atatürk, seçim ve siyasî hayatta Türk kadınının yasal biçimde ilk adımını atmasını sağladıktan sonra manevî kızı Öğretmen Afet İnan’a (Sayın Prof. Dr. Afet İnan) Türk Ocağı’nda bir konferans verdirir. Amacı Türk kadınını “daha büyük ve asıl hedefe” ulaştırmak için zemini hazırlamaktır.
1975 yılında, Türk Kadınları Kültür Derneği’nde bir konferansını dinlediğimiz eski İzmir Milletvekili Perihan Arıburun’dan bu konudaki bir anısını Türk kadınının hak ve statüsündeki gelişme ile çok ilgili bulduğumdan özet halinde sunmayı uygun buldum:
1934 yılında bir gün Çankaya Köşkü’nden kendisine ve annesi Makbule Eldeniz’e (Atatürk’ün hocası merhum Naci Eldeniz Paşa’nın eşi) telefon mesajı gelir. Belli bir günde Ankara Türk Ocağı’na gelmeleri istenir. O gün Ocak salonunda Ankara’nın bütün aydın kadınlarının biraraya getirildiğini görürler. Bu kapalı salon toplantısında seçkin konuşmacılar Türk kadınına da milletvekili seçilme hakkının verilmesini isteyen hararetli konuşmalar yaparlar. Sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne kadar bir gösteri yürüyüşü yapılmasına karar verilir ve hemen uygulamaya geçilir.
Aydın bir kadın topluluğunun Meclis önünde yüksek sesle konuşmalarını çalışma odasında bulunan ve olayı hiç bilmeyen (!) Atatürk haber alır. Çevresindeki milletvekillerine “Bakın bakalım hanımlarımız ne istiyorlar? Bana da bilgi getirin” der. Gidip konuyu inceleyen mebusların telaşlı halleri karşısında Atatürk: “Arkadaşlar! Kadınlarımız Meclis’te görev isteğinde haklıdırlar. Hemen kanun tasarısı için çalışmalara başlayınız” direktifini verir. Çalışmalar başlar, önce Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 10 ve 11. maddeleri değiştirilir. 5 Aralık 1934 de kabul edilen bu değişiklikle kadınlarımıza milletvekili olmak için seçme ve seçilme hakkı tanınır. İşte 50. yılını kutladığımız ve Türk kadınının Türk erkeği ile tam mânası ile eşit düzeye gelmesi sağlanmış olur. Olay, dünya çapında yankılar yaratır. Bir çok ileri ulusun kadını bundan örnek alma çabasına koyulur.
Yenilenen genel seçimlerden sonra 1 Mart 1935 tarihinde ilk kadın milletvekillerimiz Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kendilerine ayrılan yerlerine otururlar38.
İlk kez bu görevi alan öncülerin Türk tarihinde özel bir değeri vardır. Onları isimleri ile hatırlamak vazifemizdir:
Mebrure Gönen (Afyon), Şekibe İnsal (Bursa), Huriye Öniz (Diyarbakır), Doktor Fatma Memik (Edirne), Nakiye Elgün (Erzurum), Fakihe Öymen (İstanbul), Ferruh Gürgüp (Kayseri), Bediz Morova (Konya), Mihre Bektaş (Malatya), Meliha Ulaş (Samsun), Fatma Naiman (Seyhan), Sabiha Görkay (Sivas), Seniha Hızal (Trabzon).
Kadınlarımız, o zamandan bu yana bir çok ülkelerden daha evvel sahip olduğu bu kutsal ve pek şerefli hakkını- kifayetle kullanmaktadır. Ancak, genel nüfus oranımızla ölçülmeyecek kadar az rakamlarla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girilmiş olması, üzerinde durulacak üzücü bir olaydır. Meselâ, 1935 seçiminde 18 milletvekili hanımımız vardı. Bu rakamlar 1939 da 16, 1943 de 16, 1946 da 9, 1950 de 3, ondan sonraki dönemlerde de sıra ile 4, 8, 3, 8 dir. Kurucu Meclis’te 4, 1961 de 3, 1965 de 8, 1969 da 5, Danışma Meclisi’nde 4 ve nihayet 1983 seçiminde de 12. Böylece 1935 den beri parlamentomuza ancak 123 kadın parlamenter girmiş bulunmaktadır. Diğer taraftan seçime katılmada Türk kadını erkeğe nazaran çok daha ilgilidir. İstatistiklere göre, yapılan seçimlerde oy verme oranı erkeğe nazaran çok daha ilgilidir. İstatistiklere göre, yapılan seçimlerde oy verme oranı kadınlar lehinedir. Meselâ, 1954 seçiminde katılanların % 47, 84’ü erkek iken % 52,16 sı kadındır. 1963 de nisbetler yine hemen hemen aynı düzeydedir. Kadının seçim hakkı gibi, erkekle eşitlik davasında ve daha önemlisi de temel insan hakları arasında başta gelen bu hakkı, Türk kadınına bazı ileri Avrupa ülkelerinden hemen hemen yarım yüzyıl önce verilmiş olması çok önemli bir olaydır. Ancak, binlerce övgü ile karşıladığımız bu asil hakkın, yeteri kadar kullanılmaması ve dünya kamuoyuna tanıtılmaması bizim için üzücü bir keyfiyettir. Bunu gidermek için her Türk insanının elinden geleni yapması büyük bir millî vazife ve Atatürk emridir.
V. AİLE HUKUKU VE EVLİLİK MÜESSESESİ:
Türk ailesi ve ailede kadının hukuku konusu da Atatürk tarafından baştan itibaren ele alınmış bir mevzudur. 1925’de İnebolu’da halkla yaptığı konuşmada “Ailenin karı ve kocadan kurulduğunu, bu iki üyenin eşit şartlarla yuvalarını yürütmeleri gerektiği” inancını anlatır.
Atatürk, Türk vatandaşının, Türk ailesinin sosyal hakları ve birbirleriyle ilişkilerinin uygar ülkelerle bir düzeye getirilmesi gerekliliğine inanmaktadır. O zamana kadar islâm esaslarına dayanan ve tek hukuk kaynağımız olan “Mecelle”nin yerine geçecek yeni “Türk Medenî Kanunu”nu hazırlatır ve kabul ettirir (17 Şubat 1926).
Yeni kanun çok kadınlı evliliği yasaklamak, Türk kadınına evinin tek kadını ve anası olmak, boşanmada eşitlik sağlamakdan başlıyan bir çok medenî hakları da getirmiş olur.
VI. TÜRK KADINININ SOSYAL YAŞAMINDA ATATÜRK DÖNEMİNİN ETKİLERİ:
Atatürk, 21 Mart 1923 de Konyalı kadınlarımıza yaptığı ve daha önce aldığımız konuşmasında, kadınlarımızın geniş kitlesinin “Aslında sosyal hayatta erkekle beraber olduğu, eskiden beri savaş, tarım, geçim sahasında aynı hizada çalışıp uğraştığı”nı kabul etmekte, bundan sonraki safhada da daha büyük atılımlarıyla iş hayatında, ilim, sanat ve kültür hayatında tamamen erkekle ortak olmayı öngörmektedir.
Atatürk’ün, Türk înkılâbı’nın planlanması ve uygulanmasında kadına özel bir güvencesi vardır. Meselâ, erkekleri uygar milletler kayafetine sokabilmek için özel bir kanun çıkartır (25 Kasım 1341 tarih ve 671 sayılı Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun).
Kadınlarımızın kıyafeti ile şahsen çok ilgilidir. Çevresindeki hanımları Batı modasına göre giyinmeyi teşvik etmekle yetinir. Erkeklere olduğu gibi kadınlar için kıyafet konusunda bir yasa çıkarılmasına gereksinme duymaz. Soranlara der ki: “Kadınlarımız bu işi kendi kendilerine yapacaklardır”. Ve böyle olmuştur.
Atatürk’ün çocuğu olmamıştı, yetenekli bulduğu bazı memleket çocuklarını evlât edinmişti. Bunların iyi yetişmelerini, özellikle yeni Türk inkılâplarının tanıtılmasında vazife almalarına çok önem verirdi. Bunlardan “Afet” isimli manevî kızını üniversite kariyerinde yetiştiren ve bizlere bir “Prof. Dr. Afet İnan” hazırlayan kendisidir.
Yine manevî kızlarından Sabiha’ya “Gökçen” soyadını verdiği zaman o henüz bir öğrencidir ve havacılıkla ilgisi yoktur. 1935’de Türk Kuşu Teşkilâtı kurulduğu zaman Gökçen’i önce sivil havacılık sahasına yöneltir. Sabiha Gökçen kısa zaman sonra ilk Türk kızı olarak planörcü, paraşütçü ve sivil pilot brövelerini almıştır.
Sabiha Gökçen daha sonra Hava Kuvvetlerimizin pilotlarının yetiştirildiği Eskişehir Hava Okulu’nda eğitim ve öğretim görür. Tıpkı bir erkek hava subayının geçirdiği eğitim ve öğretimi başarıyla tamamlar**. Böylece dünyanın ilk kadın savaş pilotu Türkiye’de yetiştirilmiştir. Mezun olduktan sonra 1938 de Dersim Harekâtı’na da katılarak Askerî Hava Harekâtı’na katılan ilk kadının bir Türk kadını olması gibi haklı bir üne sahip olur 39.
Gençlik yıllarımızın en heyecanlı anıları arasında, Keriman Halis isimli bir Türk kızının, Türk güzeli olarak katıldığı milletlerarası yarışmada “Dünya güzeli” seçilmesi olayı vardır. Bu basit gibi görülen hareketin arkasında yine Atatürk’ü görürüz. Keriman Halis’in Avrupa dönüşü, Simplon Expresi ile Türk hudutlarına girdiği zaman eline, kendisine “Ece Keriman Halis” diye hitabeden Atatürk’ün tebrik mesajı verildiğini ve sınırdan itibaren yapılan samimî ve içten karşılama törenlerini hatırlamaktayız. Atatürk’ün, mesajının bir bölümünde Türk kadınının güzelliği konusunda şunları söylediğini görüyoruz:
“... Şunu ilâve edeyim ki, Türk ırkının, dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihî olarak bildiğim için, Türk kızlarından birinin Dünya güzeli seçilmiş olmasını çok tabiî buldum”
Yukarıda parça parça verdiğim kısa örneklerde Atatürk’ün bir tek amacı vardı: “Türk kadını değerlidir. Uygar düzeye yükselmiştir. Sosyal hayatta yetişmiştir. Ama onu dünya yanlış tanımaktadır. Türk kadınının başardığı bütün eylemlerde olduğu gibi bu yanlış tanıma keyfiyeti ile mücadelede de galip gelmek lâzımdır.
VII. ATATÜRK DÖNEMİNİN “KADIN HAKLARI”YÖNÜNDEN KAZANDIRDIKLARI:
19 Mayıs 1919 dan ölümüne kadar Atatürk İnkılâbı ile gerçekleşen ve değişen Kadın Hakları, Türk kadınına yepyeni ve çok modern bir statü getirmiş bulunmaktadır. Bu dönemde başarıları işleri şöylece özetleyebiliriz:
1) İstanbul’da aydın kadınlarımız Millî Mücadeleyi desteklemek için savaşın başında mitinglerde erkeklerle beraber ve bazen yalnız olarak aktif görev almışlardır.
2) istiklâl Savaşında, Cephe Harekâtında da geniş çapta ve fiilen silah kullanarak katılmışlar, dövüşmüşler, şehit ve gaziler arasında yer almışlardır. Bu suretle kadının savaşçılık gücü ve savaşın yürümesinde etkisi bakımından 20. yüzyıl dünya kadınlarına, Türk kadını öncülük yapmıştır.
3) Sivas ve Erzurum Kongreleri safhasında kadın derneklerimiz de siyasî mücadeleye katılmışlardır. Böylece siyasî hayata fiilen girilmiş, bunu Belediye Seçimlerine katılma ve milletvekili seçme, seçilme safhası izlenmiştir.
4) İstanbul’da kızlarımız üniversitede erkeklerle beraber okuma eylemini kendileri başarmıştır. Bu hareketle kadınlarımızın eğitim ve öğretim olanakları artırılmıştır. Daha sonra Anayasa’da yapılan değişme ve kızlara da okuma zorunluğu getirilmesi ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkarılması gibi olaylar Türk kadınının uygar milletler düzeyinde eğitim ve öğretime ulaşmasını sağlamıştır.
5) Anadolu’da, kızlar için okullar ilk kez bu dönemde açılmaya başlanmıştır. Bundan sonra kızlarımızın meslek kadını olarak yetişme çabaları da artmıştır. Türk kadınına bütün iş ve meslekler kapılarını erkeklerle eşit koşullarla açmışlardır.
6) Medenî Kanun çıkarılmış, kadın, erkek eşitliği sosyal ve hukuksal alanlarda bir hizaya getirilmiştir. Bu konuda da Atatürk Kadın İnkılâbı yalnız Doğu’ya değil, Batı ülkelerine de örnek olmuştur.
7) Kadınlarımızın giyim ve sosyal yaşama koşullarında hızlı değişmeler ve gelişmeler kaydedilmiştir.
8) “Kadın” konusunda yazarlarımız, düşünürlerimiz çoğaldığı gibi kadın yazarlarımızın da birdenbire arttığı görülür.
9) Bütün bu çeşitli gelişmeler “Türk anası”nın daha iyi yetişmesini ve bilgili hale gelmesini sağlamış, dolayısıyla yeni Türk kuşaklarının daha bilinçli, sıhhatli ve erdemli yetişmesine imkânlar doğmuştur.
SONUÇ:
Atatürk, yalnız bir başkumandan, yalnız bir toplumun yapısını kökünden değiştiren ve onu çağdaşlaştıran bir inkılâpçı ve lider değildir. O aynı zamanda birçok konularda da özel felsefe ve görüş sahibi bir düşünürdür, bilimcidir.
Atatürk’ümüzün övülmeye ihtiyacı olmadığı tabiîdir. Lâkin O’nun eserlerini aynen uygulamak ve bununla da kalmayıp dünyaya tanıtmak bizlerin borcudur ve temel vazifedir.
Çok gerilerden —kaderin şevki ile— başlayan Türk kadın hakları ve statüsü konusundaki inceleme ve çalışmalarımda, dış gezilerimde bu vazifeyi lâyıkiyle yaptığımızı, Türk kadınının sahip olduğu hakları ve onun uygarlık seviyesine yeterince dünyaya tanıtabildiğimize inanamıyorum. Aksine ise çok defa şahit olmak hayatımın en acı anılarıdır.
Kategori: (Belirtilmemiş) :: Yorum yaz!
:: Arkadaşına Gönder!
Yazan: | Konu: Haksöz | Tarih: 10/9/2008
Sevgili genç kardeşim, sitenin içeriği çok sağlam, eline emeğine sağlık. Senden ricamız sadece renkleri biraz değiştirmen. Mesela siyah zemin üzerinde kırmızı linkler okunmuyor. Bir de "son yazılar" linki kayan yazı olunca hangisinin en son olduğu anlaşılamıyor. Bunların dışında tekrar emeğine, yüreğine sağlık demekten başka bir şey kalmıyor.
Atatürk konusuna gelince; yaşın gençmiş, sana bir amca nasihatinde bulunayım. Her Atatürkçüyü gerçek Atatürkçü sanma. %80'inden fazlası Atatürkçü filan değildir, çoğunluk takiyecidir. Bu yüzden bunlara kanma. Atatürkçülüğün en büyük tehlikesidir bu türler. Hatta yobazdan bile daha tehlikelidir. Çünkü kendileri yobaz olmasalar dahi, dolaylı yollardan yobaza yol veren de onlardır.
Gerçek Atatürkçü, Atatürk'ün en büyük ve en meşhur sözünü anlayabilendir. Bu sözü anlamayan veya anlamak işine gelmeyen kişiler Atatürkçü değil, takiyecidir. Hangi söz mü? önemli yerleri büyük harfe çevirdim, işte şu:
Efendiler!
Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en hakiki rehber ilimdir, fendir. İlim ve fennin DIŞINDA REHBER ARAMAK gaflettir, (VURDUMDUYMAZ) CAHİLLİKTİR, DOĞRU YOLDAN SAPMAKTIR.
Ne demiş Ata? "bunun dışında herhangi bir rehber aramak" demiş. Ne demiş bunun dışında rehberi için? "vurdumduymaz cahil" demiş. Herhangi bir rehberi hariç tutmuş mu? Şu hariç bu hariç diye? Hayır değil mi? Her ne olursa olsun, "bilim ve fen dışında bir rehberi daha olan cahildir" demiş. Hem de "vurdumduymaz cahildir" demiş. Vurdumduymaz demesi de, "işte bu sözlerle vuruyorum ama duymayacaklar" anlamındadır. Kimler o duymayacak olanlar biliyor musun? İşte o yukarda bahsettiğim iki rehberli olduğu halde Atatürk'çüyüm diyerek takiye yapanlardır. Atatürkçülerin en az %80'i bunlardır. Gerçek Atatürkçünün bilimden başka herhangi bir rehberi daha olmaz. Tek bir rehberi olur o da bilimdir.
Sözlerini devam ettirmiş dahi Ata, duymasalar bile yine vurmuş:
önemli yerleri yine büyük harfe çevirdim:
“BİN, İKİ BİN, BİNLERCE YIL ÖNCEKİ ilim ve fen dilinin çizdiği kuralları, ŞU KADAR BİN YIL SONRA bugün aynen uygulamaya kalkışmak elbette ilim ve fennin İÇİNDE BULUNMAK DEĞİLDİR.”
Artık neyden bahsetiği iyice kesinleşti değil mi? daha da devam etmiş anlayabilecekler anlasın bari diye:
“Çok mesut bir duygu ile anlıyorum ki (HİTAP ETTİKLERİM) bu gerçekleri ANLAMIŞLARDIR. Mutluluğum artıyor. Öğretmenlerimiz, eğitim ve öğretiminden sorumlu oldukları yeni nesli, GERÇEĞİN IŞIKLARIYLA donatılmış bir şekilde yetiştireceklerine söz vermişlerdir. Bu hepimiz için onur verici bir durumdur.”
Ata'nın en önemli sözlerini anlamayan, asla Atatürkçü olamaz. Çünkü Ata yukarda kasttettiklerini açık açık söyleseydi onlar zaten Atatürkçü olmayacaklardı. Hatta kendisi de Atatürk olamayacaktı çünkü vurdumduymaz cahiller onu zaten Ata olmadan önce öldürmüş olacaklardı. Sağ kalsa bile kimse onu dinlemeyecekti.
Ata en çok neyle savaştıysa onunla savaşmayan, tam tersine Ata'nın savaştığı şeye dolaylı da olsa, zaman zaman da olsa destek veren, laikliği işine geldiği gibi yorumlayıp, kendisini laik sanan, bunun da ötesinde, Ata'nın dönemindeki laiklikten bihaber olup şimdiki Türkiye'yi laik sanan, Türkiyeyi laik sanıp, meydanlara çıkarak "Türkiye laiktir, laik kalacak" diye bağırarak, Türkiyenin gerçekten laik olmasına engel olan. (Çünkü Türkiye zaten laikse laik olmasına gerek yok anlamına gelir bu), 1 kez Türk'ün atasının peşinden gittiyse, en az 1 kez de Arap'ın atasının peşinden giden, asla ve asla Atatürkçü değildir, olsa olsa takiyecidir.
Atatürk de herşeyi açık açık konuşmayıp cahil halka mecburen takiye yapmıştır ama bunu medeniyet uğruna, bilim uğruna, çağdaşlık ve insanlık uğruna yapmıştır. Vurdumduymaz cahillik adına yapmamıştır.
Saygılar, sevgiler.
Haksöz.
deryag;
merhaba beyefendi güzel sözleriniz için teşekkür ederim..sitedeki dikkatinizi çeken sorunlar ile en kısa zamanda ilgileneceğim..
bir amca nasihatında bulunmanız çok güzel..dediğiniz gibi yaşım genç olduğu için bazı şeyleri anlamam zaman alacaktır..
yazınızı okudum ama anlamadığım bir nokta var..
sitede sahte atatürkçülerden alıntılar mı olduğunu belirtiyorsunuz(ki varsa söyleyin lütfen o yazıları kaldırayım..)tam olarak anlamadım..açıklarsanız sevinirim..
Düzenleyen mustafakemalim gün: 10/9/2008 saat: 16:00
Bağlantı:: ::

















